19 mayıs Pontos soykırımı ve merkez ordusu

19 mayıs Pontos soykırımı ve merkez ordusu

Kaynak: Ermenistan.de

Tamer Çilingir

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919 tarihinden itibaren Topal Osman, Kel Hasan, Halil Tapanoğlu, Said Tapanoğlu, Mehmet Tataloğlu, Kara Mehmed, Larçınzade Hakkı Bey, Mehmet Tirali, İpsiz Recep gibi çetecilerle görüşüp Pontos Rumlarına yönelik başlattıkları saldırılarda binlerce Rum katledilir. Katledilenlerin çoğunluğu sivil halktır. Çeteler aracılığıyla sürdürülen bu saldırılar Pontos partizan örgütlenmesini zayıflatmadığı gibi tam tersine güçlenmesine sebep olur. Partizanların 1920 yılının Aralık ayındaki sayısı 25 bin civarındadır. Ve tüm köy, kasaba ve ilçelerde Rum halkı partizanlara destek vermektedir.

247163_10206381950452711_15519636523197561_n

Yüzyıllardır Osmanlı’nın zulmü ile açlık ve yoksullukla boğuşan Rumlar bir çok katliama uğrayıp dili, dini ve kültürü yok edilmek istenmişti. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise bu saldırılar daha da yoğunlaşmış, 20.yüzyılın başlarında ise imha ile karşı karşıya kalmışlardı. 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı ile beraber, İttihatçıların Müslüman olmayan uluslara yönelik techir politikaları başta Ermeniler olmak üzere soykırımına dönüşmüştü. 1911 de başlayan Rum sürgünlerinden sonra, 1919 yılına kadar 150 bine yakın Pontoslu Rum katledilmişti. Bu arada 1,5 milyon Ermeni ve 250 bin Süryani soykırımına uğratılmıştı. Can güvenliği kalmayan Rumların tek çaresi ise örgütlenmek ve direnmekti. Bu tarihlerde, bağımsız Pontos fikri de dahil olmak üzere farklı kurtuluş önerilerini içeren siyasi yapılar ortaya çıktı.

MERKEZ ORDUSU KURULUYOR

İşte Merkez Ordusu tamamen bu özgürlük hareketini yok etmek amacıyla kurulur. Osmanlı’nın 1.Emperyalist Paylaşım Savaşı sonucu yenilenlerin cephesinde yeralmasından dolayı imzalanan Mondros Mütarekesi kararları doğrultusunda orduları dağıtılmıştır. Bunun üzerine silahlarını teslim etmeyen 3.Kolordu ve çetelerden oluşacak yeni bir askeri örgütlenmeye gidilir. Ne ilginçtir ki, savaşın galip tarafları silahlarını teslim etmeyen ne 3. Kolorduya ne de oluşturulan yeni orduya itiraz ederler. Tarih sahnesinde oynanacak oyunun senaryosu ve ilk etabı İttihatçılarca 1915 Ermeni Soykırımı ile oynanmış, sıra ikinci etaba gelmiştir. İkinci etabın adı ise; Pontos Rum Soykırımı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilmesidir. Birinci etabın yönetmeni Almanlar iken, ikinci etapta yönetmenlik İngilizlerce üstlenmiş, sahneye ise Talat, Cemal ve Enver Paşa’nın yerine Mustafa Kemal çıkmıştır.

’’…dahilî isyanları bastırmak, Yunan taarruzunu tevkif etmekten elbette daha mühimdir.’’[1]
’’Anadolu merkezindeki asayiş meselesini halle memur kuvvetlerimizi büyücek bir kumanda altında tevhit etmekte fayda tasavvur ettiğimizden 9 Kânunuevel 1920 de Sivas’taki Üçüncü Kolorduyu lâğvederek onun vazifesini yeni teşkil ettiğimiz Merkez Ordusu’na tevdi ettik. Bu orduya da Nurettin Paşayı kumandan yaptık.’’
[2] Mustafa Kemal, NUTUK

9 Aralık 1920’de, 407 sayılı kararname ile, 3.Kolordu lağvedilip Merkez Ordusu kurulur. Ordunun kuruluşu, TBMM Başkanı Mustafa Kemal imzasıyla yayınlanan bir bildiriyle duyurulur:

’’1) 3.Kolordu lağvedilmiş ve 5. ve 15. Fırkalarla Sivas’ta derdest teşkil 6. Atlı Piyade Fırkalarından mürekkep olarak, Merkez Ordusu teşkil ve ihdas olunmuştur.
2) Merkez Ordusu Kumandanlığı’na seferde Ordu Kumandanı selahiyeti ile Mirliva Nurettin Paşa Hazretleri tayin olunmuştur.
3) Merkez Ordusu Kumandanlığı mıntıkası, Sivas vilayeti ile Canik, Sinop, Amasya,
Tokat, Çorum, Yozgat
müstakil livalarını içermektedir.
4) Merkez Ordusu Karargahı, 3.Kolordu Karargahı’ndan istifade edilmek suretiyle teşkil olunacaktır.
5) Merkez Ordusu Kumandanlığı harekat, asayiş bakımından Erkan-ı Harbiyey-i Umumiye’ye ve hususat-ı saire için Müdafaa-i Milliye’ye bağlıdır.
6) Bütün vekaletlerle Garp ve Elcezire Cepheleri, 2. ve 3.Kolordu, Kastamonu ve Bolu Havalisi Kumandanlığı vasıtası ile Nurettin Paşa Hazretlerine ve 4. Kolordu Kumandanlığı’na yazılmıştır.’’[3]

Ordu karargahı olarak Amasya’nın seçilmesinin sebebi Karadeniz’e (Pontos direnişine karşı) hakim olabilme düşüncesidir. Nitekim bu ordu lağvedilene kadar da karargah Amasya olarak kalacaktır. Sadece Koçgiri katliamı sırasında, Nurettin Paşa komutayı Ümraniye’den yürütecektir. Yeni kurulan ordunun karşılaştığı ilk sorunlardan biri, Ordu Sancağı olur. TBMM’nin 12 Aralık 1920’de aldığı bir kararla Ordu Sancağı kurulmuştur. Ordu Sancağı’nın 15. Kolordu mu yoksa Merkez Ordusu’na mı dahil olacağı ise belirsizdir. 24 Aralık’ta EHU (Erkan-ı Harbiye-i Umumiye/Genel Kurmay Başkanlığı) Ordu Sancağı’nın Merkez Ordusu’na dahil edildiğini açıklar ve böylelikle Merkez Ordusu’nun yetki alanları biraz daha arttırılır. Bu son kararla birlikte batıdan doğuya tüm Pontos yerleşim birimleri Merkez Ordusu’nun çalışma alanı olarak belirlenmiş olur.

MERKEZ ORDUSU KOMUTANI NURETTİN PAŞA

Nam-ı diğer Sakallı Nurettin Paşa, babası padişah yanlısı Müşir İbrahim Paşa’nın uyarılarına ve karşı çıkışlarına rağmen 1908 yılında 6436 üyelik numarası ile İttihat ve Terakki Komitesi’ne katılır.[4] Bu tarihte henüz binbaşıdır. 1913 yılında Balkan Savaşı’nda, 1914’den itibaren de 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı cephelerinden Irak Cephesi’nde yer alır. Mondros Mütarekesi’nden sonra Kasım 1918’de, aynı zamanda İzmir merkezli 17. Kolordu komutanı ve Aydın Vilayeti Valisi olarak atanır. 30 Aralık 1918 tarihinde, İstanbul merkezli 25. Kolordu komutanı olarak atanır.[5] Urla’da isyan çıkınca 2 Şubat 1919 tarihinde tekrar Aydın Valiliği’ne ve Aydın Bölge Komutanlığı’na atanır.[6] Bu esnada Aydın ve civarında Rum halkına yönelik bir çok çete saldırısının arkasında o vardır. Valiliği sırasında, İzmir’in Sevr Antlaşması uyarınca Yunanlılara verilmesine karşı çıkan İzmir Müdafaa-i Hukuki Osmaniye Cemiyeti’ni kurar.

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye (Genel Kurmay Başkanlığı) Nurettin Paşa’ya Merkez Ordusu komutanlığına tayin edileceğini bildirerek, kabul edip etmediğini bildirmesini ister.[7]
16 Kasım 1920 yılında Nurettin Paşa, Genel Kurmay Başkanlığı’na, Merkez Ordusu komutanlığını kabul ettiğini belirten cevabı bir yazı gönderir. Ancak bazı tavsiyeleri vardır:

“1. Hakimiyet-i Milliye esasının kabulüyle beraber cumhuriyete doğru gidilmeyerek, Hilafet ve Saltanatın muhfazası işbu makamatın kamekan Hanedan-ı Âli Osman uhdesinde bulunması,

2. İstiklal Milliyenin temini şartıyla: Anadolu ve İstanbul idarelerinin tevhidi ve Kuvay-ı Selase Devletin anavatanda cem-i esbabının istikmali,

3. Menafiı mütekabile siyasetin tevafuku hasebiyle Rus-Sovyet Hükümeti’yle akd-i ittifak ile iktifa olunarak Bolşevik düsturlarının Türkiye’de aynen kabul ve tatkibinden içtinab olunması,

4. Kadim hükümetçilik ahvalinin takibine devam olunmayıp milletin maddi ve manevi mevakisi ve ihtiyacatı tatmine kafi ve seviyesi ile mütenasip halka doğru bir idarenin tesisi,

5. Hariçte müzahir ve taraftar kazanmak amacı ile umur-u muamelat-ı harciyeye Siyaset-i düveliyeye daha ziyade atfı ehemmiyet olunması,

6. Zevat-ı muhdudanın fikir ve reyiyle tedvir-i umur edilmemesi,

7. Gaye-i vataniyenin husulüne değin, davayı milliyenin bir tesanüdü tam ile yemin-i devamı için merkez ve muhitteki ricalin layezal cemiyet ile kalben rabıtadar olmaları,

8. Çetecilik ve seyyar jandarma emeli gibi Kuvay-ı Milliye’deki tenevvüün izalesiyle yeknesak milli bir ordunun teşkili,

9. Heyet-i Vekilenin mukadderatına iştirak gibi bir arzu ve teklifte bulunmamıştım. Ancak baladaki kanaatlerimi muhtelif mahfillerde şifahen ve bir tezkire ile de tahriren kısım kısım arzetmiştim. Bunları memleket ve millet için yazıyorum. Merkez Ordusu Komutanlığı’nı kabul ediyorum.’’[8]

Cumhuriyetin kurulmaması, hilafet ve saltanatın korunması, Ankara ve İstanbul hükümetlerinin birleştirilmesi, Rusya ile ittifakla yetinilmesi, Bolşeviklerle asla ittifak yapılmaması gibi tavsiyelerin bulunduğu bu mektup, Ankara hükümetince tepki görmeyip, Nurettin Paşa’nın Merkez Ordusu komutanlığını onaylanmıştı.

Nurettin Paşa’nın babası, Müşür İbrahim Paşa’dır. İbrahim Paşa 2. Meşrutiyet’ten sonra Dersim’de Kürtlere yönelik operasyonun komutanlığını yürütmüştür. Nurettin Paşa da babasının izindedir. Merkez Ordusu komutanlığı sürecinde Pontoslu Rumlara yönelik soykırımı faaliyetlerinin yanı sıra 1921 yılında Koçgiri’de Kürtlere yönelik katliamların sorumlusu olacaktır. Bu esnada Merkez Ordusu’nun kurmay başkanlığını yapan Hüseyin Hüsnü Bey de, Nurettin Paşa’nın damadıdır. 1937 yılında yapılacak olan Dersim Katliamından sorumlu general Abdullah Alpdoğan da, Hüseyin Hüsnü Bey’in oğlu, Nurettin Paşa’nın ise torunudur.

’’SEFERDE ORDU KUMANDANI SELAHİYETİ’’

23 Aralık 1920 yılında Nurettin Paşa, Amasya’da bulunan Merkez Ordusu karargahına gelir ve görevine başlar. Görev yetkileri ise Mustafa Kemal’in 3. Kolordu’ya yolladığı 9 Aralık 1920 tarihli yazısında ’’seferde ordu komutanı selahiyeti’’ olarak belirlenir. Bu yetki daha sonra İcra Vekilleri Heyeti’nce 30 Ocak 1921 tarihli kararname ile resmileştirilir:

’’ Seferde Ordu Kumandanı salahatiyle Merkez Ordusu Kumandanlığı’na tayini Heyet-i Vekile’nin 9 Kanun-ı evvel 336 ve 408 numaralı kararnamesiyle tensib edilen Mirliva Nurettin Paşa hazretlerinin diğer ordu kumandanları gibi kendi mıntıkasındaki vilayet ve elviye-i mıntıka, rüesay-ı memurin-i mülkiyeye asayiş-i dahiliye ve Mğdafaa-i Milliyet Vekaletleriyle Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetine tebliği Vekiller Heyeti’nin 30.01.1337 tarihindeki içtimaında karargir olmuştur.’’[9]

Nurettin Paşa, yetki alanındaki mülki memurlara hem asayiş hem de askerliğe ilişkin konularda doğrudan doğruya emir verme yetkisiyle de donatılmıştı. ’’Seferde ordu komutanı selahiyeti’’ demek zaten yetkilerin sınırsızlığını ifade ediyordu. Yasa da, mahkeme de, savcı da, yargıç da kendisiydi. Ama burdan anlaşılması gereken, ona bu yetkiyi verenlerden bağımsız hareket ettiği değil, Pontos’daki tüm uygulamaları bizzat kendisini yetkilendirenlerin emirleriyle yerine getirdiği olmalıdır.

ÇETELER

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a çıkmasıyla ve çete reisleriyle yapılan görüşmelerin ardından Rumlara yönelik saldırılar artmıştı. Ki bu çeteler daha Balkan savaşı sonrasından beri Karadeniz’de aynı işlevi görmekteydiler. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının gelişiyle saldırılarını daha da pervasızlaştırmışlardı. Özellikle savunmasız Rumların köylerine yaptığı saldırılarda yağma, yakıp yıkmanın yanı sıra, kadın ve çocuklara yaptıkları zalimliklerle Rumları yıldırmayı hedefliyorlardı. Özellikle eli silah tutan Rumların partizanlara katılmalarıyla savunmasız kalan köyler hedefleriydi. Birebir partizanlarla çatışmaktan çekiniyorlardı.

Özellikle Bafra, Samsun, Çarşamba ve Kavak bölgelerindeki çeteler Merkez Ordusu kurulmadan önce 15. Fırka komutanı Şefik Avni Bey tarafından destekleniyordu. Silah, techizat ve istihbarat konularında desteklenen çetelere her türlü imtiyazlar tanınıyor, işledikleri suçlara dair haklarında hiç bir takibat yapılmadığı gibi ödüllendiriliyorlardı da. Bu yanıyla Rumlara karşı kurulmuş olan bu çeteler, sadece Rum köylerine yönelmiyor, canları istediğinde Müslümanlara da saldırıyor, köy halkının her türlü erzakına, malına mülküne el koyabiliyor, genç kızlara musallat oluyor, can alıyorlardı.

Merkez Ordusu’nun kurulması ile birlikte Dahiliye Vekaleti (İçişleri Bakanlığı), 8 Ocak 1921 tarihli yazısıyla bu çetelerin mülki memurlar ve jandarmanın emrinde bulunmasının uygun olacağını, böyle teşkilatların bulunmasının zaruri olduğunu eğer Samsun bölgesinde iyi sonuçlar alınırsa, Ordu dahilinde de kullanılabileceğini tavsiye ediyordu.[10]

AMELE TABURLARI

22 Mayıs 1914 tarihli geçici askerlik kanunuyla Osmanlı sülalesi dışında kalan her erkek askerlik hizmetini yapmakla mükellef kılındı, ama müslüman olmayanların çok azı normal askerlik yapabildi. Çoğunluk Amele Taburları denen geri hizmet birliklerine alındı. (Yezidiler 1.500 lira maktu bedelle bundan da “muaf” tutuldular.) Çünkü müslüman olmayanlar İttihatçıların gözünde bir süredir “vatandaş” değil “iç düşmanlar”, hatta Teşkilat-ı Mahsusa şefi Kuşçubaşı Eşref’in deyimiyle “dahili tümörler”di.

Amele Taburları adı üstünde, cephede çarpışmak için değil, cephe gerisinde ordunun ihtiyacı olan hizmetleri karşılamak üzere oluşturulmuş silahsız birliklerdi. (Ağırlıklı olarak köylü kadınlardan oluşan “Kadın Amele Taburları”, esirlerden oluşturulan “Üsera Taburları” ve para ödenerek oluşturan taburlar da vardı.) O tarihte ordunun mevcudunun 726 bin olduğu biliniyor, fakat Amele Taburları’nın sayısı ve mevcutları konusunda düzenli bilgiler yok. Tahminler de 100 bin civarında insanın Amele Taburlarına alındığı yolunda.

Bazı devlet yazışmalarından öğrenebildiğimiz bazı rakamlar şöyle: Birinci Ordu’ya bağlı taburların bir bölümünde 4.811 Müslüman’a karşılık, 11.939 Rum, 7.318 Ermeni ve 1.671 Yahudi vardı. Halep Menzil Komutanlığı’na bağlı Birinci, İkinci ve Üçüncü taburlarla, Antep, Kütahya, Halep, Nevşehir, Denizli ve Aydın amele taburlarının bir bölümünde 1.872 Müslüman’a karşılık 1.494 Rum, 664 Ermeni ve 175 Yahudi vardı. Dokuzuncu Kolordu’ya bağlı amele taburlarının bir bölümünde, 6.172 kişiden 4.869’u Ermeni, 1.199’u Rum’du. Dördüncü Kolordu’ya bağlı Manisa, Urla, Bornova, Antalya, Menemen, Nif, İzmir ve Foça amele taburlarında 2.672 Müslüman’a karşılık 5.872 Ermeni, 1.135 Rum ve Yahudi vardı. Bursa’daki taburda hiç Müslüman yoktu, sadece 500 Yahudi vardı. Bazı taburlarda sadece Ermeniler, sadece Rumlar veya sadece Ermeniler ve Rumlar vardı.

Emek Sömürüsü

Amele Taburları’nda sanıldığı gibi sadece niteliksiz insanlar değil, doktor, eczacı, baytar, mühendis, yüzbaşı gibi meslek sahipleri de bulunuyordu. Ama esas ağırlık demircilik, marangozluk, tesviyecilik, taşçılık, duvarcılık gibi meslek sahiplerindeydi. Bu “askerlere” başta yol, köprü, kanal, bent ve demiryolu inşaatı olmak üzere, taş kırma, kar temizleme, mezar kazma, kömür, kükürt ve tuz çıkarma, odun kesme, hasat yapma, çekirge ile mücadele etme, çim biçme, hatta ıhlamur toplama ve pastırma yapma gibi envai çeşit iş yaptırılıyordu.

Taburlardaki hayatı tahmin etmek zor değil. Su, gıda, giyecek, yakacak ve temizlik malzemesi ya son derece sınırlı idi, ya da hiç yoktu. Askerler çoğu zaman üzerlerine atacak bir battaniye bile bulamadan kötü barakalarda, açık havada yatıyorlardı. Kolera, lekeli humma, bitlenme, uyuz, verem, zatürree ve frengi taburlarda kol geziyordu. Hatta frengililerden oluşan özel taburlar bile kurulmuştu.

Müslüman olmayanların genel nüfus içindeki oranları dikkate alındığında Amele Taburları’nın devlete sadakatleri konusunda yoğun şüpheler bulunan gayrimüslimleri cephelerden uzak tutmak, uzak tutarken de iliklerine kadar sömürmek amacıyla tasarlandığı anlaşılıyor. ABD Büyükelçisi Morgenthau anılarında “Yol işçilerine ve yük hayvanlarına dönüştürülmüşlerdi. Her türlü ordu ihtiyacı onların sırtına yükleniyor ve yük altında sendelerken, Türklerin kırbaç ve süngüleriyle yorgun gövdelerini Kafkas dağlarında sürüklemek zorunda kalıyorlardı…” der ve 50-100 kişilik grupların nasıl kurşuna dizildiğini anlatır. Bunlar gayrımüslim gençlerin askerden kaçmalarının tek değilse bile temel nedenlerinden biriydi. Çok değil, bir yıl sonra bu gençlerin Zeytun’da olduğu gibi isyanları, “millet-i hâkime” tarafından yaklaşık altı asır özenle askerlik görevinden uzak tutulan gayrimüslimlerin, toptan “devlete ihanet”le suçlanmasında baş malzeme yapılacaktı.

Merkez Ordusu Amele Taburlarını yeniden kuruyor

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasındaki bu uygulamalar, önemli deneyimlerden biriydi. Pontos Rum Soykırımı sürecinde de bu uygulama yeniden gündeme getirildi. Müdafa-i Milliye Vekaleti’nin cephelere gönderdiği 2 Mart 1921 tarihli emirde Yol İnşaat Taburları’nın en kısa zamanda kurulması istenmekteydi. ’’… Merkez Ordusu’nun Samsun, Havza, Tokat, Sivas, Merzifon ve Çorum’da olmak üzere altı Yol İnşaat Taburu kurması uygun görülmüştür. Kurulmasından bir süre sonra Umur-u Nafıa Vekaleti emrine girecektir…’’[11]

Merkez Ordusu 12 Mart 1921 tarihinde Karadeniz’de Amele Taburlarının kurulmasıyla ilgili bir emir yayınladı. Emre göre taburlar Rumlardan oluşacaktı. Kısa süre içinde taburlar kurulmaya başlandı. 15 Mart 1921 tarihinde Merkez Ordusu’nun Nafia Vekaleti’ne yazdığı yazıda 3 gün içinde kurulan taburların mevcutları şöyledir: ( Ne internet, ne cep telefonu vardır o tarihlerde ne de iletişim olanakları bugünkü gibidir ama mesele Rumlar olunca gerisi teferruattır)

Samsun Amele Taburu: 53

Merzifon Amele Taburu: 400

Sivas Amele Taburu: 147

Tokat Amele Taburu: 176

Merkez Ordusu aynı yazıda ”… bu taburların mevcutlarının peyderpey tamamlanacağını…” da bildirmekteydi.[12]

Amele Taburlarının kurulması sırasında, Müdafaa-i Milliye Vekaleti (Milli Savunma Bakanlığı) Merkez Ordusu’na kendi bölgesinden beş sınıf Hristiyan efradın daha silah altına alması için izin verdi. Bunlar Amele Taburları hizmetine girecek, ancak kendi memleketlerinde olmayacaklardı.[13]

’’Samsun askere alma bölgesinde efrad önce Havza’da toplanacak, buradan Havza, Merzifon ve Çorum Amele Taburlarına sevk olunacaktır. Havza Şubesi şimdilik gelen kafileleri Amasya’da teşkil edilmekte olan Havza Amele Taburu’na gönderecektir. Amasya Livası içinden sevk edilecek efrad Samsun Amele Taburu’na, Tokat Livası içinden sevk edilecek olan efrad Sivas Amele Taburu’na, Sivas Şubesi efradı Tokat Amele Taburu’na sevk edilecektir.’’[14]

18 Nisan 1921 tarihinde Amele Taburlarının bulunduğu yer ve mevcutları şöyledir:

Samsun Amele Taburu           : 8 subay, 597 er, 5 hayvan, Samsun’da

Havza Amele Taburu             : 5 subay, 339 er, 4  hayvan. Amasya’da

Merzifon Amele Taburu         : 6 subay, 204 er, 6 hayvan, Merzifon’da

Sivas Amele Taburu               : 9 subay,285 er, 6 hayvan, Sivas’ta

Tokat Amele Taburu              : 5 subay, 201 er, Tokat’ta

Çorum Amele Taburu            : Bu sırada henüz kuruluşunu tamamlayamamıştır.[15]

Taburlar bu mevcutlarla yetinmeyip, sayıları arttırılacak ve 800 mevcuda ulaşıldıktan sonra NafiaVekaleti’ne (Bayındırlık Bakanlığı) devredilecekti. Ancak anlaşıldığı üzere henüz bu mevcutlara ulaşılamadan 21 Nisan 1921 tarihinden itibaren taburlar Nafia Vekaleti’ne devredilir. Bu yeni durum üzerine taburlar numaralandırılır.

Samsun Amele Taburu           : 8

Havza Amele Taburu             : 9

Tokat Amele Taburu              :10

Sivas Amele Taburu               :11

Merzifon Amele Taburu         :12

Çorum Amele Taburu            :13 numaralarını alırlar.

Ancak taburlarda sık sık firarlar olmaktadır. Bu durumun önüne geçmek için Müdafai Milliye Vekaleti (Milli Savunma Bakanlığı) 26 Mayıs 1921 tarihinde Amele Taburlarının Mühendis İlyas bey’in emrinde Trabzon-Erzincan hattının doğusuna alınmaları talimatını yollar. Böylelikle firarların önüne geçilebilecek ya da firariler daha kolay yakalanabilecektir. Ağustos ayına kadar taburların sevki gerçekleştirilir. Sadece Çorum Taburu dierlerinden ayrı olarak Yahşihan’a sevkedilir.

Mevcutlar ise şöyledir:

Havza Amele Taburu             17 muhafız, 326 gayr-i müslim

Merzifon Amele Taburu         28 muhafız, 321 gayr-i müslim

Tokat Amele Taburu              15 muhafız, 122 gayr-i müslim

Çorum Amele Taburu            30 muhafız, 404 gayr-i müslim

Sivas Amele Taburu               22 muhafız, 414 gayr-i müslim

Samsun Amele Taburu           30 muhafız, 185 gayr-i müslim

Emniyet Teşkilatı

Merkez Ordusu, Asayiş ya da Emniyet Teşkilatları adı altında aslolarak partizanların takibi ve zorla askere alma amacı taşıyan  örgütlenmeler  oluşturmayı hedefler. Yayınlanan’’Emniyet Teşkilatınını Talimnamesi’’ ile görevleri ve kimlerden oluşacağı açıklanır:

 “Emniyet ve asayiş-i dahiliyenin temin ve muhfazasına muvenet siyasi eşkıyayı tedib ve tenkil, dahili isyan ve iğtişaş zuhurunda men ve itfasına hizmet etmek ve kazalarda, köylerde, yollarda, yaylalarda, mezralarda velhasıl dahili memlekette hırsızlığı ve her fenalığı men ve ahalinin can, ırz ve malını el birliği ile muhafaza, hırsızları işrayı, asker firarilerini ve halkı ifsad eden propagandacıları hükümet kuvvetiyle müştereken derdest eylemek üzere, Emniyet Teşkilatı namında bir teşkilat vücuda getirilecektir.

Emniyet Teşkilatına kayıt ve kabul bervech-i atidir. Emsal-i silah altında bulunmamak, islam olmak, eli silah tutmak, şayan-ı itimad, dindar, müstakim olmak. 50 fişengi ile mükemmel bir tüfek sahibi olmak. Asker firarilerinden hiçbir fert emniyet teşkilatına kabul olmayacaktır. Müsadematta sarf edilen cephane için sarf mazbatası yapılması usul ittihaz edilecektir. Emniyet Teşkilatına dahil olanların sol kollarına kırmızı renkli “Emniyet” yazısına havi beyaz bir pazubend takılacaktır. Bu alametin hizmetten başka zamanlarda taşınması caiz değildir. Emniyet Teşkilatına dahil olanlar menafi-i zatilerini düşünmeyerek yalnız islamın muhafaza-i din ve namus ve istiklal-i milli ve istihzası vatan için istikametle çalışacaklarına dair din ve namusları üzerine yemin edeceklerdir.

Kayıt ve kabul edilenler hakkında takibat-ı kanuniye yapılacaktır. Emniyet Teşkilatına kabul edilenlerin silahlarının cinsi ve numarası ve cephanelerinin miktarı defter-i mahsusasına kayd edilecektir. Emniyet Teşkilatının icrasında liva, kaza ve nevahi merkezlerinde rüesay-ı memurinin, askeriye ve mülkiye ve müdafaa-i hukuk heyet-i merkeziyeleri teşrik-i mesai edecekler ve işbu teşkilatı memlekete nafi bir surette icra ve ikmale gayret ve himmet eyleyeceklerdir.

Emniyet Teşkilatına dahil olanlar hiçbir imtiyaz ve istisnaitayete malik değildirler. Bunlar, kendi mıntıkaları ve livaları dahilinde istihdam edildikleri müddet zarfında mülkiyeye ve indel icab livaları haricinde bir kıta veya cüz-i tam halide istihdam olunmak üzere sevklerinde hareketlerinden itibaren kavanin ve nizamat-ı askeriyeye tabi tutulacaklardır.

Aherin hukukuna tecavüz ve taarruz mezalim ifaı, halkı bizar, kıyama cüret edenler derakeb silahtan tecrit, teşkilattan ihraç, pençe-i kanuna teslim edileceklerdir. Emniyet Teşkilatı sebebiyle ahaliden muhalif-i nizam olarak iane ve eşya vesaire almak memnudur. Her muamele kanuna tevfikan icra edilecektir. Aksi hali müstelzim-i cezadır. Emniyet Teşkilatı, teş kilatı askeriye gibi mangadan itibaren teşkil edecek kumandanları aralarından veya htiyat ve mütekaid zabitandan temin edilecektir. Emniyet Teşkilatı bulunduğu yerin ismiyle yad olunacaktır. “Palu Emniyet Teşkilatı”. Emniyet Teşkilatına kendi binek atlarıyla kaydedilenler, muhabere ve keşif atlısı olarak teşkilata merbuten istihdam olunacaktır.”[16]

Talimnamede, İslam olmak ve dindar olmak en belirleyici özelliktir, Emniyet Teşkilatı içinde yer almak için. Ve  ’’yalnız islamın muhafaza-i din ve namus ve istiklal-i milli ve istihzası vatan için istikametle çalışacaklarına dair din ve namusları üzerine yemin edeceklerdir.’’ Çünkü yok edilecek düşman, Hristiyan halktır. Nasıl ki daha önce  müslüman olmayanlar İttihatçıların gözünde “vatandaş” değil “iç düşmanlar”, hatta Teşkilat-ı Mahsusa şefi Kuşçubaşı Eşref’in deyimiyle “dahili tümörler”dir, bu durum Jöntürklerin ikinci dönemi için de geçerlidir. Ne var ki Merkez Ordusu’nun ve dahi Sakallı Nurettin Paşa’nın bu emri, Genel Kurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı belgelerinden anlaşıldığı kadarıyla hemen hemen hiçbir yerde hayata geçemeyecektir.

Sürgün edilen Rumların eşyalarını ’’gece-gündüzlü’’ yağma ile meşgul Çarşamba Kaza Şube Reisi

İşte bu belgelerden birinde Samsun Çarşamba’da ’’Emniyet Teşkilatı’’nın neden kurulamadığı anlatılırken, sürgün edilen Rumların mallarına ne olduğunu da öğreniyoruz. 25 Temmuz 1921 tarihinde Çarşamba Mıntıka Komutanı Cevdet, Merkez Ordusu Komutanlığı’na  neden Çarşamba’da ’’Emniyet Teşkilatı’’nın kurulamadığına dair bir mektup gönderir:

’’Bir buçuk ay önce, vatanın savunulması için emredilen Emniyet Teşkilatı kurulamamıştır ancak tabur ve bölük komutanları tayin edilmiştir. Sahile yahut köylere Rumlardan bir saldırı olursa, memleket felakete sürüklenecek. Merkez’de on kişilik bir kuvvet bile yok, sahile konulan 5’er, 6’şar postaların ne iaşesi ne de cephaneleri düşünülüyor, hatta postaların orda durduklarından dahi emin değiliz. Bütün bunların sorumlusu nakledilen Rumların eşyalarını ‘gece-gündüzlü’ yağma ile meşgul, Kaza Şube Reisidir.’’ [17]

Merkez Ordusu Komutanı Sakallı Nurettin Paşa hakkında da Pontos Rumlarına ve Koçgiri’de Kürtlere yönelik insanlık dışı uygulamalar yaptığı için meclisce soruşturma açılmış olsa da, daha sonra Mustafa Kemal tarafından soruşturma kapatılmış ve ceza alması engellenmişti.

’’Nurettin Paşa, merkez mıntakasında bir seneye karip ifayi vazife etti. Fakat, salâhiyeti haricinde ahaliden bazılarının hukukuna tecavüz ettiği hakkında meb’usların vuku bulan şikâyetleri ve Dahiliye Vekâletinden istizahları ve Vekâletin de şikâyatı muhik görmesi üzerine, Meclîsin talebile Teşrinisani 1921 bidayetinde azledildi. Meclis, Nurettin Paşanın tahtı muhakemeye alınmasına karar verdi. Bu husus, benimle Heyeti Vekile arasında da bir meselenin hudusunu intaç etti. Ben, Nurettin Paşa hakkında tatbik olunması  talep olunan muameleye iştirak etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benimle hemfikir oldu. İkimizle Heyeti Vekile arasmda tahaddüe eden ihtilâf Meclisçe hali olundu. Mecliste Nurettin Paşayı müdafaa ettim. Ağır muameleye maruz kalmaktan kurtardım’’[18]

Nurettin Paşa’nın  hakkında soruşturma açılmasına neden olan suçlamalar şunlardı:

1) Koçgiri, Samsun ve sair yerlerde gayr-i mesul kuvvetler kullanmak,

2) 30 bin liralık rüşvet almak,

3) Rum sevki sırasında herkesin gözü önünde yağmacılığın yapılması,

4) Pontusçuların dağlara çıkmasına meydan vermek,

5) 56 kişiyi Samsun’da alıkoymak,

6) Meclis Başkanlığı’ndan tasdik edildi diye beyanname neşretmek,

7) Üstlerini ve astlarını dikkate almadan iş yapmak,

8) Kardeşini Tokat Mutasarrıfı, damadını erkan-ı harbi yaparak aile hükümeti kurmak,

9) Ümraniye  İsyani’nda halk dehalete hazır iken, Topal Osman’a milleti kırdırmak,

10) Ordu mutasarrıfına yetkisi olmadığı halde emir vermek (2)

Bu mektupta bahsi geçen Kaza Şube Reisi’nin de cezalandırılmak bir yana büyük ihtimalle ödüllendirildiğini düşünebiliriz. Zira şikayet makamı, bizzat Pontos Rum Soykırımı’nın uygulayıcı olan Merkez Ordusu ve onun eli kanlı komutanı Sakallı Nurettin Paşa’dır. Meclisin hakkında açtığı soruşturma kapsamındaki suçlamalardan birisi de; 3. maddedir: ”3) Rum sevki sırasında herkesin gözü önünde yağmacılığın yapılması”

Mektuplara Sansür

28 Ekim 1920’de 292 sayılı bir kararname çıkarıldı. ’’Sansür Talimnamesi’’[19] başlığıyla çıkarılan bu kararname ile; içerilerdeki şehir, kasaba ve köylerden, sahil şehir, kasaba ve köylerine, sahil şehir, kasaba ve köylerinden, içerilerdeki şehir, kasaba ve köylere gidecek mektuplar kara hudutları üzerindeki yerlere gidecek ve oralardan gelecek mektupların
sahillere ve kara hudutları üzerindeki büyük merkezlerde sansüre uğraması esası kabul edildi.

9 Aralık 1920 tarihinde Müdafaa-i Milliye Vekaleti’nin (Savunma Bakanlığı) emriyle Pontos’ta sansür resmi olarak başladı. Sansür uygulamasının bazı şikayetlere sebep olduğu anlaşılıyor belgelerden. Örneğin aileleri Sivas’ta bulunan Merkez Ordusu’na bağlı subaylar mektuplarının sansür yüzünden uzun süre Sivas Posta Telgraf Müdürlüğü’nde kaldığını bildirirler.[20]
Samsun’da da, personel sıkıntısı çekilmektedir. 29 Ağustos 1921’de Merkez Ordusu’nun Müdafaa-i Milliye Vekaleti’ne (Savunma Bakanlığı) gönderdiği yazıda, Samsun’da sansür işlerinin polis komiserleri ve hükümetten bir kısım memurların yardımıyla yapıldığını, bunların bir çoğunun tayin olduğunu ve bunların yerine boş bulunan öğretmenlerin getirildiği belirtilir. İşlerin yolunda yürümediği ve bir an önce ıslahının doğru olacağı vurgulanır.[21]

Bu arada, Samsun Rumlarının Rumca gazeteleri okuduğunu öğrenen Mustafa Kemal, 20 Nisan 1920’de Samsun Mutasarrıflığına çektiği bir telgrafta, özellikle buna izin verilemeyeceğini belirtir. Bunun için de,  Samsun Mutasarrıflığı’na (Valilik) posta yoluyla ve diğer yollarla Samsun’a gelebilecek olan İstanbul basınına karşı çok ciddî ve kesin tedbirler alınmasını isteyen bir telgraf yollar:

Şifre telgraf. 20.4.36 (20 Nisan 1920)

’’Samsun Mutasarrıflığına,

Vatanın şu hayat ve memat cidalinde İstanbul’da düşman elinde ve emrinde olan payitaht matbuatına karşı pek ciddî bir kontrol tatbiki taht-ı elzemiyettedir. Samsun Rumlarının Rumca gazeteleri alıp okuduklarından bahsediliyor. Bilhassa buna asla cevaz olamaz. Binaenaleyh posta ile veya sûver-i şâire ile gelebilecek İstanbul matbuatına karşı pek ciddî ve kat’î tedâbir alınması lüzumunu tekrar beyan ederiz efendim’’[22]

SAMSUN’DA PONTOS RUM SOYKIRIMI YAĞMASI VE İDAMLAR (EYLÜL 1921)

Sadece 1921 yılının Eylül ayında Samsun’da idam edilenlerin listesine baktığımızda, hemen bütün ticaret ve zenaatla uğraşanların yanı sıra, doktor, avukat ve eczacıların da olduğunu görürüz. İdamlar, katliamlar ve sürgünlerden oluşan Pontos Rum Soykırımı sürecinin sadece bir şehirdeki bir aylık döneminin bilançosu bile, bütün Pontos’ta yaşanan vahşetin tablosunu ortaya seriyor. Ki burada göreceğimiz bu büyük servetin, soykırımı süreciyle birlikte yağmalanması ve yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sermaye olmasıdır. Pontos’taki zulümlerin ve katliamların, daha sonra da mübadele adı altında Rumların kadim topraklarından sökülmelerinin nedeni asıl bu zenginlikten kaynaklanmaktadır. 1915 yılı öncesi Samsun ekonomisini özetleyen tabloya bakıldığında, hemen tüm meslek dallarında Rumların ağırlıkta olduğu görülür.[23]

Faaliyet   Toplam İşletme         Rum           Ermeni               Müslüman       Diğer/Yabancı

Fırın                         17                    3                     14                       –                        –

Kitapçı                     2                     2                     –                        –                        –

Yün Tüccarı             7                     3                     1                        3                        –

Mutfak Eşyası         13                    10                    1                        1                        –

Deri Tüccarı             6                     4                     1                        1                        –

Avukat                    10                    6                     3                        1                        –

Marangoz                7                     7                     –                        –                        –

Lokanta                   5                     1                     –                        –                        –

Tütün Tüccarı          28                    18                    3                        –                        6

Tatlıcı                      2                     2                     –                        –                        –

Demir Tüccarı          3                     –                     3                        –                        –

Banker                     4                     4                     –                        –                        –

Ayakkabıcı              12                    9                     3                        –                        –

Eczacı                       6                     6                     –                        –                        –

Fotoğrafçı                3                     2                     1                        –                        –

Kumaş Tüccarı        5                     4                     1                        –                        –

Sigortacı                  10                    9                     1                        –                        –

Samsun’da 1921 yılına girilirken belediye meclisinde yedi sandalyeden beşi Rumlara aittir. Ticaret Odası’nın yönetim kurulunda 4 Rum, 3 Ermeni ve 1 Müslüman tüccar vardır. Ziraat Meclisi’de ise 6 Rum, 2 Müslüman vardır.[24]

Amasya, Samsun İstiklal Mahkemelerince yargılanıp Eylül 1921 yılında idam edilenler[25]:

1.                  Gazeteci Bazilyos Papadopulos
2.                  Tüccar Elefter Tersimanoğlu
3.                  Reji Görevlisi K.Konstantinides
4. Loreantis Taşçıoğlı
5. Aleks Haralambosoğlu
6. Gergi Haralambosoğlu
7.                  Tüccar Greg Gregoriades
8.                  Tüccar Aleks İştigaroğlu
9.                  Eczacı Teolog Dimitriades
10.              Tüccar Teajen Enfiyecioğlu
11.              Eczacı Kris Kristoforides
12.              Tüccar Sabbas Antonoğlu
13. İlyas Panayatoğlu
14. Teodor Cankoğlu
15. Karpaseriroğlu
16. Panayotis Kandelanaptis
17.              Sigortacı Konstantin Papazoğlu
18.              Tüccar Perikles Nikolaides
19. Platon Yelkencioğlu
20. Sokrat Skonderoğlu
21. Temistokles Antonoğlu
22. Jorj Piroğlu
23. Nikolas Teoloğlu
24. Hacis Sinekoğlu
25. Konstantin Hacis Karalamboğlu
26.              Ziraatçı Konstantin Sinekoğlu
27.              Kahvehane Sahibi Kristos Jeoroğlu
28. Stavros Kuyumcuoğlu
29.              Tüccar Dimitri Aleksiadis
30. Temistokles Ksityaz
31.              Bankacı Sofokles Anatavaloğlu
32.              Tüccar Haralambos Panteloğlu
33.              Doktor Paris Şamlacis
34.              Tüccar Jorj İsavuzoğlu
35. Jorj Savaoğlu
36.              Osmanlı Bankası Müdürü P.Papadopulos
37.              Tüccar Jorj Yelkencioğlu
38.              Doktor Şaral Gregoriades
39.              Doktor Pol Rafaeloğlu
40.              Reji Görevlisi Nikol Yordanoğlu
41.              Tüccar Jan Burdenoğlu
42.              Tüccar Anestis Melides
43. Jan Antavaloğlu
44.              Tüccar Antuan Hacı Antonoğlu
45. Anastas Çetecioğlu
46.              Doktor Dimitri Papazoğlu
47. Antuan Cinoğlu
48.              Tüccar Pantelis Arzoğlu
49. Yordan Katemcioğlu
50. Charalampe Tacaloi
51. Kuyumcuoğlu
52. Theocharidis
53.  Youvanaki
54.  Lambrianos
55.  Anastage
56.  Symeonaki
57.  Symeon Ananiadis
58. Paul Panaoğlu
59. Lazare Terzioğlu
60. Horhoroğlu
61. P. Ovitaoğlu
62. Stavros Higalas
63. Vassiloğlu
64. Philippe Theophilidis
65. İsaak Tokatlıoğlu
66. Treophilidis
67. Loidas
68. Georgias Papamaroğlu
69. Konstantin Minaoğlu
70. Savas Polikronoğlu
71. Minas Yanioğlu
72. Stavros Totikoğlu
73. Christos Yaneoğlu
74. Hercule Telnayoğlu
75. Jean Yorgioğlu
76. Anesti Kirakoğlu
77. Konstantin Nikoloğlu
78. Jourdain Lefteroğlu
79. An. Konstantinoğlu
80. Mustache Michailoğlu
81.  Chirstos Hacioğlu
82. Photas Lazareoğlu
83. Haci Dimiğtri Yaneoğlu
84. Georges
85.  Basile Anastasoğlu
86. Dimitri Yaneoğlu
87. Philippeoğlu
88. Hampo Constantinoğlu
89. Kyriaco Lazaroğlu
90. Jean Dimitrioğlu
91. Perikles Papailiaoğlu
92. Charilaos İliaoğlu
93. Basil Kyriacoğlu
94. Savas Timoğlu
95. Elie Yaroğlu
96. Georges Constantinoğlu
97. David Kyriacoğlu
98. Kyriaco Yaneoğlu
99. Emanet Savaoğlu
100. Sava Constantinoğlu
101. Paul Vasiloğlu
102. Georges Uzunsavaoğlu
103. Eftimios Aliacozoğlu
104. Christos Aliacozoğlu
105. Georges Carassavaoğlu
106. Josephe Constantinoğlu
107. Anesti Hacıoğlu
108. Eustache Constantinoğlu
109. Athanasse Totoroğlu
110. Anesti Michailoğlu
111. Panicaaoğlu
112. Yani Panigiotoğlu
113. İoakim Savvaoğlu
114. Emmanuel Hacioğlu
115. Paras Savaoğlu
116. Christos Pavlosoğlu
117. Georges Stavrosoğlu
118. Stavri Lefteroğlu
119. Theodore Lefteroğlu
120. Georgesoğlu
121. İstil
122. Christo İliaoğlu
123. Panagiote Pavioğlu
124. Kyriaco Tororoğlu
125. Youvan Yanioğlu
126. Benjamin Caloudioğlu
127. Lazare Cabriloğlu
128. Gabrieloğlu
129. Cyriaco Simonoğlu
130. Theogon Kiryaoğlu
131. Stavros Yordanoğlu
132. Georica Dimitiroğlu

Dipnotlar:

[1] Nutuk, 1927, Mustafa Kemal, Sayfa 456

[2] Nutuk, Cilt II, 1920-1927, Mustafa Kemal, Sayfa 612

[3] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 727,  Dosya 1A, Fihrist 2

[4] Kazım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Emre Yayınları, 1982, Sayfa 180

[5] T.C. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Yayınları, Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Sayfa 32

[6] T.C. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Yayınları, Türk İstiklâl Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Sayfa 33

[7] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 605,  Dosya173, Fihrist 4.3

[8] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi Klasör No: 605, Dosya173, Fihrist 4.4

[9] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 727,  Dosya1A, Fihrist 9

[10] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 1120,  Dosya 2, Fihrist 33

[11] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 730,  Dosya18, Fihrist 4

[12] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 730, Dosya18, Fihrist 19.01

[13] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 730,  Dosya18, Fihrist 36

[14] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 730,  Dosya18, Fihrist 37

[15] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 730,  Dosya18, Fihrist 222

[16] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 1122,  Dosya12, Fihrist 117

[17] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 1878,  Dosya 8, Fihrist 6

[18] Nutuk, Cilt II, 1920-1927, Mustafa Kemal, Sayfa 612

[19] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 727,  Dosya 1 A, Fihrist 12

[20] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No: 1128,  Dosya 33, Fihrist 3.46

[21] T.C. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivi, Klasör No:1128,  Dosya 33, Fihrist 3.5

[22] T.C. Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı, İstiklâl Arşivi, Klasör, 259, Dosya 19, Fihrist 89

[23] Pontos’un Zenginliği ve Pontos Soykırımı (Makale), Sait Çetinoğlu

[24] Pontus Meselesi (1912- 1923)(Makale), Stefanos Yaresimos, Toplum ve Bilim Dergisi, Güz sayısı 1988, Sayfa 35

[25] TBMM Arşivi, Rumuz i, Dosya 8

Ve Samsun’da yayınlanan 25 Eylül 1921 tarihli Türkçe ’’Eşali’’ gazetesindeki liste.

Kaynak: devrimcikaradeniz.com

19 mayıs soykırım gününü bayram olarak kutlama ahlaksızlığını bırakın

19 MAYIS SOYKIRIMI GÜNÜNÜ BAYRAM OLARAK KUTLAMA AHLAKSIZLIĞINI BIRAKIN!..

DEVRİMCİ KARADENİZ

19 MAYIS SOYKIRIMI GÜNÜNÜ BAYRAM OLARAK KUTLAMA AHLAKSIZLIĞINI BIRAKIN!..

Tamer Çilingir

Kimileriniz ellerinizde bayraklarla tören meydanlarına koşacaksınız biliyorum.
19 Mayıs’ın anlam ve öneminden bahsedilen konuşmalar yapacak olanları dinleyecek, çoşacaksınız. Bir kez daha ‘’ne mutlu Türküm diyene’’ demenin gururunu hissedeceksiniz.
Çünkü bir kez daha yinelenecek aynı hikaye; işgal altındaki topraklarımızı kurtarmak için İngilizlerden ve Osmanlı Padişahı’ndan gizli olarak yıkık dökük bir gemiyle İstanbul’dan Samsun’a giden bir kahramandan, mavi gözlü sarışın Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nın nasıl başlattığı hikayesinden dem vurulacak.
Yedi düvele karşı nasıl büyük bir kahramanlık destanı yazıldığı söylenecek. Anti emperyalizm bayrağı altında işgalcilerin nasıl yenilgiye uğratıldığı ve aksi halde adlarınızın Yorgo veya Dimitri olabilecekken, şimdi Ahmetler, Mehmetler olduğunuz ifade edilecek. Büyük coşkuyla ’Gençlik Marşı’nı söyleyeceksiniz.

YALANLARLA YAŞIYORSUNUZ!..

Ne 19 Mayıs 1919 emperyalizme karşı verilmiş bir kurtuluş savaşıdır, ne Mustafa Kemal Samsun’a gizli saklı gitmiştir.

19 MAYIS 1919 SAMSUN

Mustafa Kemal’in 9.Ordu (12 Haziran 1919’dan başlayarakbu unvan 3.Ordu olarak değiştirilmiştir) Müfettişliğine atanmasıyla ilgili yönetmelik Meclis-i Vükela[1] tarafından 6 Mayıs 1919’da onaylanır.

Yani Kemalistlerce 1930’lardan sonra yazılan yeni resmi tarihe göre ’’vatan haini’’ ilan edilmiş İstanbul’daki mecliste alınmış bir karardır, Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişi. Üstelik de bu onayla Mustafa Kemal’e verilen yetki, askeri yönden ’’başkomutanlık’’, mülki idare yönünden “Genel Vali” yetkisidir.

Sadi Borak’ın Atatürk adlı kitabında Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmeden önce 6 Mayıs 1919’da Harbiye Nazırı Şakir Paşa ile yaptığı görüşme[2] şöyle aktarılır:

“Şakir Paşa bir dosya uzattı bana, (sonra): ‘Bunu okur musunuz?’ dedi. Dosyayı baştan nihayete kadar gözden geçirdim: Özeti şuydu. ‘Samsun ve bölgesinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı Hükümeti bu vahşi saldırıların önüne geçememektedir. Bu bölgenin güven ve huzurunu sağlamak, insanlık adına borcumuzdur.’ (İşgal kuvvetleri subayı) Raporlar İstanbul Hükümeti’ne verilirken bir de protesto ilave edilmişti: Bu tecavüzleri engellemek lazımdır. Eğer siz acizseniz, görevi üstümüze alacağız.”

Görüldüğü üzere öncelikle Karadeniz’de yaşanan duruma dair bir tespitte bulunulmaktadır. Rum köyleri, her gün tecavüze uğramaktadır. Ve Osmanlı yönetiminin bu konuda aciz olduğu iddiasıyla İngilizler, bir uyarıda bulunmuşlardır.

Anlaşıldığı üzere İngiliz yönetimi işgali İstanbul ile sınırlı tutmak istemektedir. Oysa Mondros Mütarekesi Antlaşma maddeleri gereği, pekala İngiliz askerleri sözde bu aciziyeti ortadan kaldırmak için kendileri de Karadeniz’de “önlem alabileceklerken” Osmanlı yönetimini uyarmışlardır.

İşin ilginç yanı ise Osmanlı Hükümeti’nin hakkında arama kararları aldığı hatta idamla yargılanmasını talep ettiği “Kuvayi Milliyeci” subayların bu göreve hem de İstanbul Hükümeti tarafından uygun görülmeleridir. Bu durum çelişkili bir durumdur. Ama bu çelişki, sadece bununla da sınırlı değildir. Mustafa Kemal ve 34 arkadaşı Samsun’a gitmek için İngilizlerden vize almıştır.

MUSTAFA KEMAL VE 34 YÜKSEK RÜTBELİ SUBAYA, İNGİLİZLER TARAFINDAN  VERİLEN ’’SAMSUN’’ VİZESİ

Samsun’a gidecek olan sadece Mustafa Kemal değildir. Mustafa Kemal’in yanı sıra 34 kişiye daha İngilizler tarafından Samsun’a gidiş vizesi verilmiştir. İstanbul’da 1919’da İngiliz Karargahı’nda istihbarat subayı olarak görevli yüzbaşı Bennett, Mustafa Kemal ve ekibinin İstanbul’dan ayrılıp Samsun’a gitmesi için vizeyi veren kişidir. Yüzbaşı Bennett, Nezih Uzel’in “Atatürk’e nasıl vize verdim” adlı kitabında da bu vizeyi kaç kişiye, nasıl verdiğinin hikayesini şöyle anlatır:

“Mustafa Kemal ile 1 Mayıs 1919’da tanıştım… Samsun’a 35 kişinin gideceğini görünce şüphelendim… Evet, bunun için benim mesuliyetimin üstünde gördüm. Bunların hepsine vize vermek, çünkü bana 3-4 kişi gidecek, vize vereceksiniz yani talimat, emir verildi. 35 kişi ve bunların hepsi büyük adamlar. Yani levazım filan değildir. Bütün evrakı aldım. Ve Şişli’deki İngiliz Kumandanlığı’na gittim. 3-4 kişi yerine 35 kişi vize ister, vizeyi verebilir miyim? Onlar telefon ettiler ve cevap geldi ki: Siz veriniz. Biz evvela İngiliz Başkomiserliğine, o zaman Rumbolt komiserdi, sefir yoktu. Onlar bize cevap verdiler: Mustafa Kemal gitsin ve ne ki lazımsa yapsın. Ben derhal gittim, vizeyi verdim. Vizeleri imza ettim ve teslim ettim. Ben anladım ki orada bir heyecan var, anladım ki yani bir şey var, fakat ben hiçbir şey söylemedim… Biliyorsunuz Yunanlar daha işgal etmemişlerdi değil mi? Yunanların işgal ettiği haberi gelince bunlar derhal karar verdiler. Çünkü benim gördüğüm hal, oradaki Harbiye Nezareti’nde hazırlık tamam değildi. Belki bunun için biz 35 kişiye vize verdiğimiz halde, yalnız 19 kişi gitti. Hepsi hazır değildi. Gazete 19 kişi der fakat ben hatırımda çok iyi kalıyor ki 35 kişiye vize verildi. Fakat bu İzmir işgali sebebiyle acele gitmişler ve kim ki hazır değildi, sonra gelsin denildi, ben öyle anladım. Bence İsmet Paşa isteseydi giderdi, evrakı hazırdı, mani yoktu. Vizesi, her şeyi vardı, tabii o biraz geç kaldı. Birkaç hafta sonra gitti değil mi? Ben o zaman irtibat zabitiydim. İstihbarata Eylül’de 3 ay sonra atandım. Bu nisan, mayıs, haziran, temmuzda ben hep, şey, ben hep Harbiye Nezareti’ndeydim.”[3]

İngiliz İstihbarat Subayı vize verilecek olanların 3-4 kişi olduğunu sanıp 35 kişilik listeyle karşılaşınca, şaşkınlığını anlatıyor. Ve bu kadar insana vize verilmeyeceği düşüncesiyle Şişli’deki İngiliz Kumandanlığı’na gittiğini söylüyor. Ama yapılan bir telefon görüşmesiyle 35 kişinin tümüne vize onayı çıkıyor.

İstihbarat subayının anlatımlarındaki “Orada bir heyecan var, anladım ki yani bir şey var, fakat ben hiçbir şey söylemedim” ifadesi de işin arkasında başka bir şey olduğu şüphesini uyandırıyor. Yani Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yazdıkları resmi tarihe bakarsak, İngilizlerin tehdit olarak gördüğü kişiler olması gerekiyor. Hem İngilizlerin hem Padişah’ın hem de İstanbul Meclisi’nin düşman olarak gördüğü Mustafa Kemal ve arkadaşlarının üstelik de yüksek rütbeli subaylardan oluşan 35 kişinin Samsun’a gidişinin onaylanması ne kadar olağandır?

Yüzbaşı Bennett’in hikayesini anlattığı vizenin mühürlü fotoğrafı Kazım Karabekir’in “Paşaların Hesaplaşması” kitabında yer almıştır.[4]

Ne hikmetse Kemalistlerce kendilerine karşı anti-emperyalist kurtuluş mücadelesini başlattıklarını iddia ettikleri İngilizler “Bandırma Vapuru ile 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkma vizesi”ni Mustafa Kemal ve arkadaşlarına bu kadar rahat vermiştir.

Kazım Karabekir de günlüklerinde Samsun’a giden Bandırma Vapuru’nda üst düzey bazı subayların isimlerini şöyle aktarır:

19 Mayıs 1919 Pazartesi

Mustafa Kemal Paşa bugün Bandırma vapurundan Samsun’a çıkmıştır. 16 Mayıs’ta İstanbul’dan hareket etmişler. 21’de ben haber aldım. Yanında Refet Paşa, Miralay Kazım Bey (Erkan-ı Harbiye Reisi), Kaymakam Arif Bey (1. Şube Müdürü), Binbaşı Hüsrev Bey (2. Şube Müdürü),Miralay İbrahim Tali Bey (Sıhhıye Reisi), Doktor Refik Bey (Hususi Tabip).

Rauf Bey nezdinde Recep Zühtü (Gazeteci), Yüzbaşı Tufan Bey, İzmit sabık mutassarrıfı Süreyya Bey olduğu halde Amasya’ya iltihak etmişlerdir.’’[5]

Öte yandan Mustafa Kemal’in Samsun’a kırık dökük bir vapurla (Bandırma) gitmediğini öğreniyoruz… Bunun uydurma olduğunu, Genelkurmay’ın ATASE arşivindeki bir belge yalanlıyor. Belgede “Bandırma vapuruna 20 subay, 5 memur, 50 küçük subay (silahlı), 51 küçük subay (silahsız) bindirilecek. Yanlarına 17 binek hayvanı, 49 katır, 4 tane de otomobil verilecektir” ifadesi yer alıyor.[6]

Zaten Yunanların İzmir’e çıkmasıyla birlikte, İttihat ve Terakki’nin planı olan “Anadolu’yu Hristiyanlardan temizleme operasyonu”nun ikinci etabı için; yani Rumların tehcir ve soykırımı aşamasına meşruluk zemini oluşturulmuştur.

Anlaşılmaz olan şudur. Bugüne kadar herhangi bir tarihçi nasıl, bu belgelerle karşılaşıp da şöylesi şüpheler taşımamıştır?

1-Resmi tarihe göre İngilizler tarafından tehlikeli görülen yüksek rütbeli Kemalist subaylara neden Samsun vizesi verilmiştir?

2- Resmi tarihe göre padişah ve İstanbul Hükümeti nezdinde vatan haini olan Kemalistlerin Samsun’a gidişi Padişah ve özellikle de Meclis-i Vükela; yani İstanbul hükümeti tarafından neden onaylanmıştır?

3- Yunanların İzmir’e çıkarılması acaba İngilizlerin bilinçli bir politikası mıdır? Çünkü bu durumda ‘Anadolu’daki Rumlar böyle bir savaşta Yunanların yanında yer alacaktır’ yargısıyla  ve tabi propagandasıyla Kemalistlerin Anadolu’daki bütün Rumlara karşı soykırımı ve sürgün politikaları meşru bir zemin kazanacaktır.

4-Askeri olarak hiçbir gücü olmayan, ordusu dağıtılmış, İngilizlere karşı tek kurşun atmadan yedi düvele karşı anti-emperyalist kurtuluş savaşı verdiğini iddia eden Kemalistler, Sevr’e karşı Lozan’ı nasıl kabul ettirmişlerdir?

Mustafa Kemal’den ilk şifre

Ve son olarak 21 Mayıs 1919 Çarşamba  tarihinde günlüğüne yazdıkları, daha doğrusu sordukları dikkat çekiyor:

Mustafa Kemal’den ilk şifre:

Neden Samsun’a çıkmış.

Neden Samsun’da vakit geçiriyor.

Memuriyeti kabul ettim diyor. Neden daha evvel etmedi.

Bu memuriyet nedir? Padişah ve Ferit Paşa’nın birer neferi gibi hizmet edeceğiz diye gazetelerde beyannameleri vardı. Kemal Paşa’yı mukavemet için mi gönderdiler.

‘Fahri Yaver-i Padişahi’ dediğine nazaran Padişah tarafından bir vazifedar mı idi.”[7]

Kazım Karabekir bu günlüklerini yazdığında henüz Mustafa Kemal’in saflarındadır. Ya kafası karışmıştır bütün bu olan bitenden, ya da herşeyin farkındadır ama bunu dile getirmiyor.

Ama bütün bu yazılanların tarihsel bir karşılığı vardır. 19 Mayıs 1919, İttihatçıların başlattığı ve ilk olarak Ermeni, Süryani ve Rumları  kapsayan Hristiyanlara yönelik planın, ikinci etabının başlandığı tarihtir. Mustafa Kemal ve arkadaşları, Karadeniz’de yerel çetelerle birlikte, 353.000 kişinin canına, (Karadeniz’den 200 bine yakın) 1 milyon 250 bin Rum’un Mübadeleyle sürgün edilmesine yolaçacak Pontos Rum Soykırımını gerçekleştirmiştir.

Hepinizin çok iyi bildiği Gençlik Marşı, hani güya Mustafa Kemal’in mırıldandığı söylenen marşa gelince; aslen İsveç anonim şarkısıdır. Üç şırfıntı kız (Tre trallande jäntor) adı ile bilinir, üç kız kardeşin ormandaki maceralarını anlatmaktadır. Bestesi Felix Körling’e (1864-1937) sözleri Gustaf Fröding’e (1860-1911) aittir.
Çalışmıştır anlayacağınız… Üzerine Türkçe sözler yazılıp Gençlik Marşı diye yutturulmuştur yüz yıldır…

Tıpkı hayatları çalınan Pontos Rumu 353 bin insan gibi,
tıpkı yurtları ellerinden alınıp sürgün edilen 200 bine yakın Pontoslu Rum gibi,
ve geride kalan bizlerin çalınan geçmişimiz gibi, kimliğimiz gibi…
19 Mayıs Pontoslu Rumlar için acı, hüzün, işkence, ölüm demektir, SOYKIRIMI demektir.
Şimdi kendinize gelin Soykırımı gününü bayram olarak kutlama ahlaksızlığına son verin.

[1] Meclis-i Vükela Osmanlı Devletinde Sadrazamın başkanlığındaki Şeyhülislamla diğer bakanlardan meydana gelen meclisin adı; vekiller meclisi. Bu meclis, devletin iç ve dış siyasetiyle ilgili önemli konularda kararlar alırdı. Buna “Meclis-i Has” “Meclis-i Hass-ı Vükelâ” da denirdi ki Kabine, yani Bakanlar Kurulu demektir.

[2] Sadi Borak, Atatürk, Başak Yayınevi 1973, sayfa 221-224’ten aktaran, Nevzat Onaran Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum mallarının Türkleştirilmesi, Enval-i Metruke’nin Tasfiyesi-2 Evrensel Basım Yayın, Ekim 2013, sayfa 38-39

[3] Nezih Uzel, Atatürk’e nasıl vize verdim, Selis Kitaplar, İstanbul 2008, sayfa 126-131

[4] Kazım Karabekir, Paşaların Hesaplaşması, sayfa 279-283. Aktaran Nevzat Onaran Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum mallarının Türkleştirilmesi, Enval-i Metruke’nin Tasfiyesi-2 Evrensel Basım Yayın, Ekim 2013, sayfa 42.

[5] Kazım Karabekir, Günlükler 1906-1948 1. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, sayfa 596.

[6] Aktaran, Z. Türkmen „Mütarekeden Milli Mücadele’ye Mustafa Kemal Paşa, Bengisu Yayınları, 2010, sayfa 146.

[7] Kazım Karabekir, Günlükler 1906-1948 1. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, sayfa 597.

Devrimci Karadeniz’den Bern’de Pontos paneli gerçekleştirildi

PONTOS RUM SOYKIRIMI’NI GÖREMEYENLER HALA RESMİ TARİH MASALLARIYLA UYUMAYA/UYUTMAYA DEVAM EDİYOR

DEVRİMCİ KARADENİZ

PONTOS RUM SOYKIRIMI’NI GÖREMEYENLER HALA RESMİ TARİH MASALLARIYLA UYUMAYA/UYUTMAYA DEVAM EDİYOR

Leyla Poyraz / BERN

“19 Mayıs 1919 Karadeniz’deki Rumlarının soykırıma uğratılmasının en önemli adımıdır. Pontos Rum Soykırımı 1894’te II. Abdulhamid ile başlayan ve İttihat ve Terakki ile devam ettirilip Mustafa Kemal tarafından tamamlanan Müslüman olmayanların imhası projesinin en önemli ayaklarından biridir. 19 Mayıs 1919 ilk olarak Ermeni , Süryani ve Rumları kapsayan Hristiyanlara yönelik planın, üçüncü etabının başladığı tarihtir.”

İsviçre’nin Başkenti Bern’de Devrimci Karadeniz tarafından düzenlenen “Karadeniz Gerçeği” adlı panelde konuşan araştırmacı yazar Tamer Çilingir bu sözlerle başladı konuşmasına…

Bu topraklarda yaşanan soykırımlardan bahsederken Ermeni, Süryani, Pontos olarak ayırtetmenin egemenlerin işine yaradığını ifade eden Çilingir, “Oysa bu toprakların kadim halklarının yok edilme projesi çok daha uzun yıllara yayılıyor. Hükümetler, katledenler değişse de başlangıçta adım adım başlayan bir ‘soykırım projesi’dir bu. Osmanlı, İttihat ve Terakki ile Mustafa Kemal hristiyanları yok etmeyi ve mallarına el koyarak yeni bir devlet kurmayı planlamışlardır” diye konuştu.

19 Mayıs 1919’un Mustafa Kemal’in emperyalizme karşı savaşmak  ve ‘Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için padişahtan ve İngilizlerden gizli Samsun’a geçtiğine resmi tarihte yer verildiğini söyleyen Çilingir, birçok belgede Mustafa Kemal’in hem padişahın izni hem de İngilizlerin vizesiyle Samsun’a gittiğinin ortaya çıkarıldığını söyledi. Çilingir şöyle konuştu:

“Samsun’a gidecek olan sadece Mustafa Kemal değildir. Mustafa Kemal’in yanı sıra 34 kişiye daha İngilizler tarafından Samsun’a gidiş vizesi verilmiştir. İstanbul’da 1919’da İngili Karargahında istihbarat subayı olarak görevli yüzbaşı Bennett, Mustafa Kemal ve ekibinin İstanbul’dan ayrılıp Samsun’a gitmesi için vizeyi veren kişidir. Yüzbaı Bennett, Nezih Uzel’in ‘Atatürk’e vizeyi nasıl verdim’ adlı kitabında da bu vizeyi kaç kişiye, nasıl verdiğinin hikayesini anlatır. Bennett, 35 üst düzey subayın Samsun’a geçişine izin verilmemesi gerektiğini İngiliz Başkomiserliğine ilettiğini ancak ‘Mustafa Kemal gitsin ve ne lazımsa yapsın’ yanıtını aldığını anlatır. Bennett, şaşkınlığını ‘Yunan işgali bile henüz başlamamıştı, ben anladım ki orada bir heyecan var, anladım ki yani bir şey var’ sözleriyle anlatır.

KURTULUŞ SAVAŞI DİYE ANLATILAN KARADENİZ’DEKİ RUMLARIN İMHASIDIR

Zaten Yunanların İzmir’e çıkmasıyla birlikte İttihat ve Terakki’nin planı olan “Anadolu’yu Hristiyanlardan temizleme operasyonu”nun ikinci etabı için; yani Rumların tehcir ve soykırımı aşamasına meşruluk zemini oluşturulmuştur.”

Tamer Çilingir, şu sorulara resmi tarihçiler tarafından hiç yanıt verilmediğine de dikkat çekti:

1-Resmi tarihe göre İngilizler tarafından tehlikeli görülen yüksek rütbeli Kemalist subaylara neden Samsun vizesi verilmiştir?

2-Resmi tarihe göre padişah ve İstanbul Hükümeti nezdinde vatan haini olan Kemalistlerin Samsun’a gidişi Padişah ve özellikle de Meclis-i Vükela yani İstanbul Hükümeti tarafından neden onaylanmıştır?

3-Yunanların İzmir’e çıkarılması acaba İngilizlerin bilinçli bir politikası mıdır? Çünkü bu durumda ‘Anadolu’daki Rumlar böyle bir savaşta Yunanların yanında yer alacaktır’ yargısıyla ve tabii propgandasıyla Kemalistlerin Anadolu’daki bütün Rumlara karşı soykırımı ve sürgün politikaları meşru bir zemin kazanacaktır.

4-Askeri olarak hiçbir gücü olmayan, ordusu dağıtılmış, İnilizlere karşı karşı tek kurşun atmadıkları halde yedi güvele karşı anti-emparyalist kurtuluş savaşı verdiğini iddia eden Kemalistler, Sevr’e karşı Lozan’ı nasıl kabul ettirmişlerdir?”

Tamer Çilingir Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919’da Karadeniz’e adım atar atmaz yürüttükleri faaliyetlere ve kurulan merkez ordusuna ilişkin de şu bilgileri verdi:

“Mustafa Kemal ve arkadaşları ilk olarak Topal Osman, Kel Hasan, Halil Tapanoğlu, Said Tapanoğlu, Mehmet Tataloğlu, Kara Mehmed, Larçınzade Hakkı Bey, Mehmet Tirali, İpsiz Recep gibi çetecilerle görüşürüp Pontos Rumlarına yönelik bir katliam politikası yürüttü. Katledilen binlerce Rumun çoğu sivil halktı.

MERKEZ ORDUSU PONTOS DİRENİŞİNE HAKİM OLABİLMEK İÇİN KURULDU

Rumlar daha önce de Ermeni ve Süryanilerin katledilmelerine tanıklık etmişti. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından İttihatçıların Müslüman olmayan uluslara yönelik techir politikaları soykırımına dönüşmüştü. 1911’de başlayan Rum sürgünlerinden sonra 1919 yılına kadar 150 bine yakın Pontoslu Rum katledilmişti. Can güvenliği kalmayan Rumların tek çaresi ise örgütlenmek ve direnmekti. Resmi tarihçilere göre bile partizanların 1920 yılının Aralık ayındaki sayısı 25 bin civarındaydi. Ve tüm köy, kasaba, ilçelerde Rum halkı partizanlara destek veriyordu.

Bu tarihlerde bağımsız Pontos fikri de tahil olmak üzere farklı kurtuluş önerilerini içeren siyasi yapılar ortaya çıktı. İşte Merkez ordusu tamamen bu özgürlük hareketini yok etmek amacıyla kuruldu. Mustafa Kemal de Nutuk’ta yer verdiği ifadesiyle dahili isyanları bastırmanın daha önemli olduğuna dikkat çekerek Merkez Ordusu’nu kurduklarnı ve Nurettin Paşa’yı kumandan yaptıklarını söylüyordu. Ordu karargahının Amasya olarak seçilme sebebi ise Karadeniz’de yaşanan Pontos direnişine hakim olabilme düşüncesiydi.”

Çilingir, Pontos Rum Soykırımı’nın anlı şanlı tarih hikayelerinde anlatılmadığını, kimi kaynaklarda ise Anadolu’da süren bir “anti-emperyalist kurtuluş savaşı” masalının arkasına sığınılarak birkaç ‘çapulcu, çeteci Pontoslu Rum’un ayaklanmasının bastırılması olarak açıklandığını da söyledi. Çilingir bu katliamların baş sorumlularndan İttihat ve Terakki’nin gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın has adamlarından katliamcı Topal Osman’ın ‘kurtuluş savaşı kahramanı’ olarak heykelerinin dikildiğini, oysa ‘yedi düvele’ karşı verildiği iddia edilen bu savaşın yaşandığı iddia edilen tarihlerde Topal Osman’ın savaştığı iki cephe olduğunu söyledi. Topal Osman hem 1919-1923 yılları arasında Pontos Rumlarına karşı Karadeniz’de hem de 1921 yıllarında Kürtlere karşı Koçgiri katliamında yer almıştı.

ÖLDÜLER, SÜRGÜN EDİLDİLER, KALANLARA TÜRK VE MÜSLÜMAN OLMA ŞARTI DAYATILDI

Çilingir, 1914-1923 yılları arasında (Pontos) Karadeniz’de kadın erkek, yaşlı çocuk ayırt etmeksizin 353 bin kişinin katledildiğini, sağ kurtulan Ortodoks Rumların mübadele adı altında Yunanistan’a sürgün edildiğini, kalanlara ise Türk ve Müslüman olma şartının dayatıldığını söyledi… Çilingir, “Mustafa Kemal ve arkadaşları, Karadeniz’de yerel çetelerle birlikte, 200 bin kişinin canına, 1 milyon 250 bin Rum’un mübadele ile sürgün edilmesine yol açacak Pontos Rum soykırımını gerçekleştirmiştir. Bu soykırımı gör(e)meyenler hala resmi tarih masallarıyla uyumaya/uyutmaya devam ediyorlar” dedi.

BATI ERMENİSTAN PONTOS VE KÜÇÜK ASYA RUMLARININ SOYKIRIMINI TANIDI

Panele katılan Batı Ermenistan Ulusal Konsey Başkanı Aremanak Abrahamian da 19 Mayıs 1919’un çok önemli bir gün olduğunu söyledi. Batı Ermenistan Parlamentosu olarak Pontos Rumları ve Küçük Asya Rumları’nın uğradığı soykırımı tanıdıklarını açıkladı.  Abrahamian, “Pontos’taki soykırımı da II. Abdülhamid döneminde başlamıştır. 1916-1923 yılları arasındaki yaşananları soykırımı olarak addediyoruz. BM’nin bazı maddelerine dayanarak kabul ediyoruz. Soykırıma uğrayanların çektikleri acılara duyduğumuz saygıyla bu kararı aldık.”
1894’te Sasun katliamlarıyla soykırımı sürecinin başladığını ifade eden Abrahamian üç hükümet ve devlet tarafından soykırımların işlendiğini, siyasi bir devamlılık gösterildiğini sadece Ermenilere yönelik değil, Süryani ve Rumların da soykırımına uğratıldığını anlattı. Abrahamian, şöyle konuştu:
“Bizim bu topraklardaki varlığımız Osmanlı’dan da Mustafa Kemal’den de eskidir. Bizim halklarımızın cesetleri üzerine yeni bir devlet inşa ettiler. Bu da Türk milleti ve Türk devletidir. Şehitlerimizin verdiği kan ve mücadelemiz sonucu yeni bir hukuki sürece giriyoruz. 2007 tarihinde Birleşmiş Milletler kararıyla yerli halkların kendi kaderini tayin etme hakkı verilmiştir. Hukuki olarak ilk 1917 yılında Ruslar Batı Ermenistan topraklarına girdiler, sonra geri çekildiler. Rusya, Bolşevik devriminin ardından Türkiye Ermenistan’ını kabul etti. 1920’de yapılan Sevr Anlaşması’yla dünya Trabzon, Erzurum, Bitlis ve Van’ın bulunduğu bölgeyi Batı Ermenistan olarak tanıdı. Yani biz meşru olarak kabul edilmiş bir devletiz ancak hayata geçirilememiş. İki temelimiz var, yerli halk olarak varız ve devletler tarafından tanınıyoruz. Maalesef ne bizim tarihçiler ne de hukukçular bize bu haklarımızı öğretmedi. Partizan olarak ortaya çıkan oldu ama hukuki haklarımızı çalışan olmadı. Şimdi anladık ve hukuki çalışmalara başladık. Bundan 10 yıl önce Türkiye’de 60 bin Ermeni’nin varlığından söz ediliyordu, günümüzde ise milyonlardan konuşuyoruz. Kimin Ermeni olduğu belli değil. Biz de çocuk yapabiliriz ama bu kadar olduğunu etmiyordum. Bu da bizim ne milli ne de dini azınlık olmadığınızı, yerel olarak oraya bağlı bir halk olduğumuzu gösteriyoruz. Biz hala varız”

Abrahamian konuşmasını “Ben diaspora değilim, Erzurumlu’yum” sözleriyle bitirdi.

KARADENİZ’DEKİ IRKÇI SALDIRILARIN ARKASINDA KİMLİKSİZLİK YATIYOR

Bugün Trabzon başta olmak üzere Karadeniz kentlerinde yaşanan ırkçı saldırıların “en Türk, en Müslüman” olma adına yapıldığı ifade edilen panelde şu görüşlere de yer verildi:

“Karadeniz’de yaşanan saldırıların ardından ‘burası milliyetçilerin kalesidir’ diye açıklamalar yapan ırkçı, şoven örgütlenmeler; Karadeniz’in ‘Türk yurdu’ olduğu vurgusuna neden ihtiyaç duyuyorlardı acaba? Tüm bu soruların tek bir yanıtı vardır: Kimliğini yitirmiştir Karadeniz’in Sinop’undan başlayıp Rize’ye kadar uzanan, Amasya’yı Gümüşhane’yi içine alan, güneyde Tokat ve Sivas’in bir bölümünde yaşayanların büyük bir çoğunluğu. Daha doğrusu kimlikleri ellerinden zorla alınmıştır geçen yüzyılın başlarında. Orası 3 bin yıldan daha uzun süre üzerinde yaşadıkları bir ülkedir. Bu ülkenin adı Pontos’dur. Onlar, 3 bin yıllık topraklaında büyük bir soykırımına uğrayan, ardından 1923 yılında, ‘mübadele’ adı altında sürgün edilen Pontoslu Rumların soydaşlarıdır. Ama sağ kalmanın bedeli ağırdır. Müslüman ve Türk olarak bundan sonra hayatlarını sürdürmeleri; egemenlere biat etmeleri de yetmez. Cumhuriyetin kuruluşundan beri onlara güvenilmemektedir, bu yüzden kendilerini ispat etmek zorundadırlar. Bu, adeta bir toplumsal reflekse dönüşmüştür.”

19 mayıs bayram değil Pontos Pogromu ve yas günüdür.

19 Mayıs bayram değil Pontos Pogromu ve yas günüdür.

Yannis Vasilis Yaylalı

Pontos kısa tarihi

Pontus [1](Yunanca: Πόντος, Pontos) antik Yunanca “deniz” anlamına gelmesi ve Yunan mitolojisinde Gaia’nın oğlunun adı olmasının yanı sıra Amasyalı Strabon’dan itibaren antik yazarlarca Karadeniz’in güney kıyısında Halys ırmağının (Kızılırmak) doğusunda yer alan Kuzey Anadolu sahillerini hinterlandıyla birlikte tanımlamak için kullanılmıştır. Batı’da Pontos‘ta (Samsun, Giresun, Tokat, Ordu, Amasya) Doğu’da ise (Trabzon, Rize, Gümüşhane) illerini kapsamaktadır

247163_10206381950452711_15519636523197561_n

Pontos halkının; varlığı Karadeniz’de M.Ö  4. yüzyıla  kadar dayanır. Elen soyundan gelen Pontos halkının konuştuğu dil  Romeika’dır. Stafanos[2] ve onu referans alan Ayşe Hür’ün belirttiği Gürcü halkının iki kolu dedikleri olan Lazlar ve Tznalar’ın da  Pontoslu’lukta erime tezini pek gerçekçi olduğuna inanmıyorum.  Bugün Pontos’da  ancak Rize ve Trabzon’un bazı köylerinde  Romeika konuşulmaktadır. Konuştuğumuz dilimiz korunma altına alınmaz ise kaybolmak ile yüz yüze kalacaktır.Pontos halkının konuştuğu dil  Romeika’dır. Bugün Pontos’da  ancak Rize ve Trabzon’un bazı köylerinde  Romeika konuşulmaktadır. Konuştuğumuz dilimiz korunma altına alınmaz ise kaybolmak ile yüz yüze kalacaktır.

Osmanlı’nın  1461 yılında Pontos’u işgal etmesi ile dil ve din asimilasyonu politikaları da başlar.

Pontos’da bu yaşadığımız  işgal ve saldırı anlamında Osmanlı’nın yaptığı  elbette ilk değildir. Daha önce bir çok güç bunu denemek istemiş yer yer de başarı sağlasa da bizim için sonun başlangıcı olacak  soykırım ve asimilasyon politikaları  Osmanlı ile birlikte gelip, İttihat Terakki ile devam eden ve genç faşist cumhuriyet ile doruğuna ulaşan süreçtir.Latinlerden kaçarak Trabzon’a gelen Bizans Kommenos hanedanlığı kurduğu Trabzon Rum imparatorluğu 1461 yılında Fatih sultan Mehmet tarafından alındı. Trabzon’un 1461 yılında Osmanlı tarafından işgali sonrasında İslamlaşmaya başladığını görüyoruz.Trabzon’da 1461 yılında yüzde yüz olan Hristiyan nüfusu, 1523 yılında yüzde 86’a geriler:[3]

Müslümanlar          % 14.32

Rum Ortodoks        % 69.22

Ermeni Ortodoks    % 12.93

Latin Katolik          %   3.53

Bunca saldırı ve asimilasyon çalışmalarına karşı Osmanlı’nın  1914 kayıtlarına bakıldığında samsun’dan Rize’ye 450 bin pontos’lu rum yaşadığını görüyoruz. Hatta bir çok yerde nüfus’un %50’sini geçen bölgeler vardı. Osmanlı’nın Pontos halkına saldırılarını  bir kaç örnek ile verelim.

Pontos halkına Osmanlı saldırısı en üst seviyesine Köprülüler dönemi-1656-1670 ile çıkar.

Osmanlı’da sadrazamlık 1656-83 arası Köprülü Mehmet Paşa sonra oğlu  Fazıl Ahmet paşa ve damatları Kara Mustafa paşa sürdürür.Bu dönem’de Pontoslu Rum halkına baskılar oldukça artmıştır. Kendisi de Amasya’lı olan Kara Mustafa Paşa da her türlü şeyi bahane ederek Rum halkına baskı uygulamaya devam ettiğini görüyoruz. Fakat asıl baskı 1670 ile birlikte gelir Rumca konuşmak yasaklanır. Rumca konuşanların ölümle cezalandırılacağı duyurulur. Bununla da yetinilmez, Osmanlı askerleri ve muhbirleri  sürek avı başlatır ve çarşı pazar Rumca konuşan insanlar aranır.

Rumca konuşurken yakalanan kadınların ve çocukların dilleri kesilir, erkekler ise idam edilir. 8 ila 15 yaş arasındaki çocuklar, ailelerinin elinden zorla alınarak (Türkçe konuşmaları ve Müslüman olarak yaşamaları için) bilinmeyen yerlere götürülür.

Kız kalesi direnişi

Halkımız tüm baskılara rağmen dilini ve kültürünü yaşamaya devam etmek ister.Halkımız Her türlü baskıya rağmen Bafra ve civarında  kendi dili ve kültürünü sürdürmek isteyince Amasya’lı Kara Mustafa Paşa, Bafralı Rumları cezalandırmak için Osmanlı  beylerinden Hasan Ali bey sadece Bafra rumlarını cezalandırmak değil yaptığı katliamla diğer bölgedeki Rum halkına korku salmak için yüzlerce insanı Bafra’da katleder.

Bu arada bu katliamdan kurtulmak için  1500 kadın ve çocuk Bafra’da bulunan Kız kalesine sığınır.Direniş kaleye ulaşır ve uzun bir direnişin ardından Osmanlı  kaleye girmeyi başarır.Yine Maliyaris yayınlarından çıkan Pontos ansiklopedisinin anlatımlarına göre 30 kadın Osmanlı’nın eline geçmektense kendini kale surlarından aşağıya uçuruma bırakmştır. Bu yüzden o kale unutturulmaya bırakılmıştır.Barındırdığı o direniş kültürünü ortaya çıkarmak istenmemiştir.Tabii aynı zaman da yaptıkları katliam da ortaya çıkacak dı.Osmanlı yaptığı baskının sonrasında gördüğü direnişten ürker ve geri çekilir.O günden sonra o kalenin ismi kız kalesi olarak kalacaktır.

Ya Dilimizden vazgeçmemiz ya da dinimizden vazgeçmemiz istendi

Osmanlı bu olayların ardından yeni bir yöntem üretiti.Padişah’ın imzasıyla çıkarılan bir ferman ile Pontoslu Rumlara “YA DİNİNİZİ YA DİLİNİZİ DEĞİŞTİRECEKSİNİZ” emri yollanır.

İşte bu ferman Pontos’un ve biz pontoslu’ların  dünden bü güne kaderimizi belirleyen önemli bir özellik taşıdı. Bu ferman sonrasında Pontos’un batı kısmı (Samsun, Giresun, Tokat, Ordu, Amasya) yaşayan Rumlar, Ortodoks Hristiyan olarak dinlerini sürdürmeyi, dillerini değiştirip Türkçe konuşmayı kabul ettiler.

Pontos’un doğu kısmı ise (Trabzon, Rize, Gümüşhane) yaşayan Rumlar ise tam tersine Rumca konuşmayı sürdürmeyi, dinlerini değiştirip Müslüman olarak yaşamayı kabul eder. Ancak ileriki yıllarda anlaşılacağı üzerine Pontos’un doğusunda yaşayanlar bir kısmı dışarıya Müslüman görünürken, gizli Hristiyan olarak dinlerini de devam ettirir.Bu konuyu Yunanistan’da yaşayan Pontoslu yazar Yorgo Andreadis kendi aile hikayesinden yola çıkarak gizli din taşıyanları kitabına işlemiştir

Tarihimiz bir çok direniş ve aynı zamanda da yenilgiler ile doludur.Osmanlı’dan ittihatçılara ve ardından kurulan Türkiye  devletine bir çok saldırıya karşı çok uzun soluklu direniş tarihimiz olmuş,fakat zamanla yalnızlaştıkça, tehcir ve uygulanan soykırım’a karşı iki yüzlü uluslararası ilişkiler yüzünden zaman için de halkımız bu saldırılara karşı koyamaz duruma gelmiştir. Sonrası çorap söküğü gibi geldi .Büyük Pontos pogromunda ölmeyenler, önce gizli gizli kendi kültürünü yaşamaya çalışsa da yavaş yavaş , artık tüm olup bitenlerin korkusundan dolayı kültürel aktarmayı yapmayı bıraktılar.

Osmanlı’nın dağılma ve ulusal uyanış dönemi elbette Türkler’de olduğu gibi Pontos Rumları içinde geçerliydi.

Osmanlı ve İttihat Terakki ve sonraki kadroları, hatta bu güne kadar olan resmi ideolojinin en çok kullandığı yalan, Emperyalist güçler Osmanlı imparatorluğuna saldırdığında, bu güçler ile Rum halkının,Ermeni halkının,hatta Kürt halkının birlik olup Türklere ihanet ettikleridir.Ulusal uyanış demek , feodal sistemin yerine, kendi iç pazarları olan devletlerin ortaya çıkması anlamına gelir. Bu anlamı ile yaklaşıldığında Türk burjuvazisi nasıl kendisi için bir iç pazara dayanan devlet kurmak istiyor ve bunun için çaba gösteriyorsa, diğer ulusların uyanışları ve kendi devletleri için çabaları anormal değil, tam tersine normal bir tutumdur.

Küçük Kaynarca antlaşmasına kadar , yani 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Pontos’da yapılan  ticarete genel olarak müslümanlar hakimdi.Küçük Kaynarca antlaşması ile Fransa, Rusya, Avusturya ve İngiltere’ye Osmanlı devleti imtiyaz tanımak zorunda kaldı. Rusların hem denizcilik hem de dil yeteneklerinden dolayı  Pontos’da yaşayan Rum halkını Müslüman halka karşı tercih etti. Bu nedenlerden dolayı bir çok meslek alanında Pontos’da Rumlar ticarete hakim olmaya başladı. ”19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Samsun-Trabzon hattında özellikle taşımacılık, bankacılık, sigortacılık ve ticaret artık Ermeni ve Rumların tekeline geçmişti”[5] Tabii herkes iyi bilir ki ekonomik uyanış beraberinde diğer üst yapısal şeyleri de tetikler ve harekete geçirir.

Pontos Rumlarında siyasi bilincin gelişmesi , Balkan ve Birinci Dünya savaşı ile birlikte Osmanlı saldırısına karşı Pontos halkının kendini savunması.

Elbette yukarıda söylediğim Pontos toplumundaki ekonomik hareketlenme uzunca bir olgunlaşma sürecinden sonra sırası ile Pontos halkının siysi aktör olarak ortaya çıkmasını 1) 1908 jön Türk devrimi ve getirdiği olanaklar 2) Balkan savaşı ve gerçekleşen ulusal kurtuluş hareketleri ki, Yunanistan’ın kurtulması en büyük etkenlerden biri olarak gösterilebilir 3) Birinci dünya savaşının başlamasını gösterebiliriz. Osmanlı’nın balkanlar da toprak kaybetmesi , daha agresif ve intikamcı politikaları devreye sokmasın neden oldu. Ardından Osmanlı’nın yine emperyal çıkarları doğrultusunda birinci dünya savaşına girdi. Balkan savaş ve birinci dünya savaşı nedeniı ile birlikte seferberlik adı altında Pontos Rumları Amele taburlarına alınmaya başlandı.Osmanlı ve İttihatçıların devreye soktuğu soykırım politikaların da Amele taburlarının önemli bir yeri olduğunun bugünden baktığımızda açıkca görüyoruz. Pontos halkı da bu uygulamalardan büyük rahatsızlık duymaya başladı.Bu durum yetmez gibi bir de Osmanlı üstüne  Samsun’un Rum köylerine balkanlardan getirdiği göçmen nüfusunu zorla yerleştirmeye kalkınca, hatta göçmenleri kabul etmeyen Samsun’un Çarşamba yolu üzerindeki kirazlı köyü ve  Çırahman, Ökse, Tevkeris, Çinit, Andreandon, Çınarlı köylerini yoğun baskı uygulaması hatta daha sonra göçmen kabul etmeyen üç köyün Osmanlı tarafından yakılması, Pontos’un  ilk direniş birliklerinin de örgütlenmesine, karşı koyuş eylemlerinin ortaya çıkmasına neden oldu. Pontoslu’lar artık toplu şekilde askere gitmeyi, amele tapurlarına gidip kölece ölmeyi ret  ediyordu. Bu şekilde ortaya çıkan asker kaçakları sonradan Pontos halkının öz savunmasını oluşturacak partizan birliklerinin de ana gövdesini oluşturmuş oldu.

Doğal olarak ki Osmanlı despot imparatorluğu dağılırken, Biz de tüm diğer tüm uygar halklar ve uluslar  gibi, yaşadığımız Pontos’da halkımızın hakları için mücadele ettik. Fakat uluslararası konjektür bizden yana değildi, Rusya ve Sovyet Rusyası hariç,tüm diğer uluslararası güçler,Bizim canımız ve malımız üzerinden yükselen Türk devletini desteklemeyi yeğledi.Bize uygulanan katliamlara çoğunlukla bu yüzden sesiz kalındı.

Bu yazımda da  bir kaç kere bu ifade ettiğim gibi, Osmanlı arşivlerinde görüleceği üzerine 19 yüzyılın sonlarına doğru Pontos’da bir çok iş kolu ve meslekte hakimiyet Rum halkına ve Ermeni halkına aitti. Bu kapkaçcı  Türk burjuvazisinin iştihanı oldukça kabartmış olduğunu bugün artık kimse inkar etmiyor.Bizim zenginliğimiz bize uygulanan soykırım politikalarında en belirleyici aktör olmuştur.

 

İttihat Terakki-İstanbul hükümeti-Mustafa Kemal ve Topal Osman evlerimizin son taşları gibi bizi söküp attılar topraklarımızdan…

Bize yapılanlar,Topal Osman ile o dönem Sinop mebusu Dr. Rıza Nur “Hayatım ve Hatıralarım” adlı eserinde anlattığı bir dialog çok güzel anlatıyor. Topal Osman’a belki yine değinebilirim ama bilmeyenler için 1912-1923 yılları arasında bize uygulanan soykırımın da baş sürdürücüsü iken Ermeni ve Kürt halkına karşı uygulanan katliamların da baş zanlılarındandır.Aynı zaman da Mustafa Kemal Atatürk’ün fedaisi diye de ün salmıştır.

Taş üstüne taş koyma, bir daha burada kilise vardı, diyemesinler dedim.

Bir gün Topal Osman ile karşılaşan Dr. Rıza Nur arasında şu konuşma geçer;

– Bu gâvurlardan hayır yoktur. Ben bu işleri iyi yapıyorum diye yapıyorum. Kötü ise iyisini söyleyin. Derhal öyle yaparım. Ben cahil bir adamım. Yalnız bir gayretim var; Türküm, Müslümanım. Evet, Türk’ü, dini gavurlardan kurtarmak için çalışıyorum. Başımı bu yola koydum

– Osman Ağa’nın bu sözü bana çok te’sir etti. Pek sevdim. Hem dindar, hem Türkçü. İkisi birden bu cahil adamda, mükemmel şey. Sonra bilfiil büyük bir cesaretle harpler ediyor. Yanıma çağırıp oturttum ve kendisine;

Ağa! Sen Ferid Bey’e, bilmem kime bakma! Yaptığın yanlış değil. Tamamıyla doğrudur. Haklısın, vatana büyük hizmetler etmişsin. Bildiğin yolda devam et! Dedim.

– Ya bunlar sonra bir şey yaparsa?, dedi.

– Ben senin tarafındayım. Korkma! Dedim.

– Ağa, Pontus’u iyi temizle, dedim.

– Temizliyorum, dedi.

– Rum köylerinde taş taş üstüne bırakma, dedim.

– Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum, dedi.

– Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı, diyemesinler dedim.

– Sahi öyle yapayım. Bu kadar akıl edemedim, dedi.

Vapur kazanlarında kömür yerine Pontos Rumu yakıldı.

Ayşe Hür’ün birikim dergisine yazdığı ‘çağımızın bir başka kahramanı’  yazısında Türk çetecisinden ve katilinden nasıl kahraman çıkarıldığına işaret ederken , dünden bu güne aslında hiç bir şeyin değişmediğini bize göstermektedir. ”. Falih Rıfkı’ya göre Topal Osman[4] basılan her Türk evine karşı 3 Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında kömür yerine canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkenceleri ile bölgeyi Rumlardan tamamen temizler. Görevinde ne kadar başarılı olduğunu Genelkurmay raporlarından anlarız. O tarihte çetecilik olayına karışan Rum sayısı 11.118 iken Rum çeteciler tarafından öldürülen Türk köylü sayısı 1817’dir. 1914 Osmanlı Salnamesi’ne göre Trabzon, Sivas ve Kastamonu vilayetlerinde yaşayan 450 bin Rum’dan 86 bini 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’ya göç etmiş, 322 bini 1923 nüfus mübadelesiyle Yunanistan’a gitmişti. Aradaki fark olan 65-70 bin Rum’un 1916-1923 arasında şu veya bu şekilde hayatını kaybettiği tahmin edilir. ”(Aktaran Stefanos Yerasimos, Pontus Meselesi, Toplum ve Bilim, 1988-89 Güz sayısı.)

Türk devleti bizim canımız ve malımız üzerinden yükselmişdir.

Türk devleti 19 Mayıs 1919 tarihini kendisi için bir  kurtulma tarihi olarak göstermektedir.Biz resmi ideolojinin yalan propagandalarından biraz da olsa  kendini sorgulayarak sıyrılmış olanları, iyi biliyoruz ki o gün ve o yıllar bizim canımız ve malımız üzerinden bu devlet yükseldi.O yılların kayıtları yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.O yıllarda kurtulduk dedikleri bizlerdik aslında, varlığımız ve malımız bu inkarcı devletin maalesef harcı oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün sözde Pontos halkı Topal Osman gibi çetelerden koruması için İstanbul hükümeti Karadeniz’e göndermişti.Peki ne oldu biliyor musunuz daha ilk ayında Topal Osman ile Atatürk havza’da bir araya geldiler. halkımıza karşı sürmekte olan katliamın örgütsüz olduğu kararı üzerine Topal Osman’a daha fazla zalimlik yapabilsin diye bir katliam birliği oluşturdular.Bakın biz neden o tarihi seçtik iyi anlaşılsın diye bir şeyi daha aktarmak istiyorum.

Bu Topal Osman çetesinden sadece biz şikayetçi değildik.o dönemin mülki amirleri de şikayetçiydi. bu konu da her fırsatta hükümet bilgilendiriliyordu. İstanbul hükümetinin Ermeni ve Kürt halkına karşı uygulamalarından idam cezası almış olan ve bunca hakkında şikayet olan Topal Osman’a Atatürk ricası ile af çıkarıldı. İstanbul hükümeti- sonradan oluşacak Ankara hükümeti ( Mustafa Kemal ve diğer ittihatcı artıkların) bilgisi dahilinde bize bugün sürekli kanıtlamaya çalıştığımız büyük POGROM uygulandı.

Pontos halkına karşı 1914-1923 arası uygulanan pogrom sonucunda 353.000 insanımız acımasızca katledilmiştir.Yüz binlerce Pontos’lu yerinden yurdundan  zorunlu Tehcir’e tabii edildi.babalarından annelerinden kopartılan on binlerce çocuğun bugün hala akibeti bilinmemektedir.Türkiye devleti kabul etmese’de ilk olarak Yunanistan  Meclis’inin 1994’de aldığı kararla Pontus Rumlarının  soykırımını anma günü olarak kabul etti.Bu sene ise Avusturya ve Ermenistan,Çek cumhuriyeti meclisleri Pontos soykırımını tanıdığını kabul ettiler.

Bir Pontos’lu olarak  bir kere daha Türkiye devletini  Pontos soykırımını tanımaya çağırıyoruz . Her türden inanç ve halkları adaleti gelmeyen bir soykırımın yasını tutamayan Pontos halkı olarak bizimle dayanışmaya çağırıyorum.

……………………………….

kaynakça:

1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Pontus

2) http://www.gelawej.net/pdf/Pontus-Meselesi.pdf

3)  Trabzon Şehrinin İslamlaşması ve Türkleşmesi 1461-1583, Heath W. Lowry, Boğaziçi Üniversitesi yaYayınevi 5.Baskı, Sayfa 84.

4) 3)Ayşe Hür http://www.birikimdergisi.com/…/cagimizin-bir-baska-kahrama…

5) Pontos’un gayri resmi tarihi Ayşe Hür

 

Halklar konferansı sonuç bildirisi açıklandı

Halklar konuşuyor konferansı sonuç bildirgesi

“HALKLAR KONUŞUYOR” KONFERANSI SONUÇ BİLDİRGESİ

Kaynak : Atik

haklar konferansı

BİZ‘ler, farklılıklarıyla yan yana, eşit, özgür, kardeşçe ve barış içinde yaşamak isteyen; bugüne kadar resmi ideoloji tarafından yok sayılan, asimilasyon, aşağılama, inkâr ve imhaya uğrayan halklarız.Onurumuzu, dilimizi, kimliğimizi, kültürümüzü, inançlarımızı özgürce geliştirebileceğimiz koşulları yaratmak, halklar arası kardeşlik ve dostluğu bugünden topraklarımıza egemen kılmak, gelecek nesillere tarihi ve kültürüyle barışık bir ülke bırakmak sorumluluğuyla, “topraklarımızdaki tüm kültür, kimlik, dil, din ve inançların varlığını kabul eden, halkların demokratik ve kültürel haklarını güvence altına alan, insan odaklı, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir “yeni yaşam”dan yana olduğumuzu ve taleplerimizin/haklarımızın takipçisi olacağımızı beyan ederiz.

%10 seçim barajı, anti demokratik siyasal partiler yasası, düşünce ve ifade özgürlüğü önündeki engeller gibi negatif koşullarda, ülkenin yarınını derinden etkileyecek bir genel seçim sürecine giriyoruz.

Bu seçimlerde Halkların Ortak Taleplerini sahiplenecek, TBMM’de bu taleplerin takipçisi olacak, halkların kurumları ile doğrudan ilişkikurarak ortak çalışma yürüteceklerini beyan eden Milletvekili Adaylarınıdestekleyeceğimizi ve tüm çalışmalarının takipçisi olacağımızı beyan ediyor, bu çerçevede beyanat verecek Adayları TBMM’de görmek istediğimizi açıklıyoruz.

“Halklar Konuşuyor”konferansına katılan kişi ve kurumlar olarak, aşağıdaki talepler/ haklar üzerinde ortaklaşmış bulunmaktayız. Yanı sıra her halkın kendi özelinde ifade ettiği ve genel talepler sonrasında ifadesini bulan ve bu bildirgenin ayrılmaz eki olan talepler de ortak talebimizdir. Bu anlamda her halk bir başka halkın taleplerini sahiplenir ve mücadelesini ortaklaştırır. Bizler kendi varlığımızı sürdürülebilmenin diğer halkların sorunları için de mücadele etmekten geçtiğini düşünüyor ve tüm talepleri sahipleniyoruz.

Bugün Biz, burada kurumları adına konuşan, halkların ortak ve özgün taleplerini ifade eden kurum ve kişiler olarak taleplerimiz etrafında halkların ortak mücadelesini yükseltmek, taleplerimizin takipçisi olmak üzere bir “Halklar Meclisi” kurduğumuzu ilan ediyoruz.

Halklar Meclisi’ni oluşturan kişi ve kurumlar olarak taleplerimiz şunlardır:

–          Tekçi, tektipleştirici, merkeziyetçi, devlet odaklı politikalar terk edilmeli, ülkemizin taraf olduğu evrensel hukukun da bir gereği olarak, ülkemizdeki tüm dil, kültür ve inançlar, tarihi ve kültürel mirasımızın bir parçası olarak değerlendirilmeli, bu kültür, dil ve inançların kendilerini var etme ve yarınlara taşıma hakları anayasa ve yasalarla güvence altına alınmalı, bu konuda kamusal sorumluluklar tanımlanmalı ve bu doğrultuda yapılacak çalışmalara genel bütçeden pay ayrılmalıdır.

–          Anadil hakkı temel bir hak olarak kabul edilmeli, anadiller anayasal güvence altına alınmalı, anadilde eğitim-öğretim, ana dilin kamusal alanda kullanımı, anadilde radyo-televizyon yayını yapma ve anadilde isim-soy isim ve köy/yer isimleri konusundaki sınırlama ve yasaklar ortadan kaldırılmalı, özellikle yok olma tehdidi altındaki diller koruma altına alınmalı ve bu dillere pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.

–          Kültür, dil, inançlar üzerindeki tüm yasaklar, toplumsal yaşam, çalışma hayatı ve kamusal alanda halklara yönelik uygulanan her tür ayrımcılık ve ırkçı söylem ortadan kaldırılmalı, yasalardaki ‘kin ve nefret suçları’ tanımıtüm kültürel, etnik ve dinsel aidiyetleri kapsayacak şekilde genişletilmeli, ‘kin ve nefret suçlarının’ önlenmesi için anayasaya hüküm konulmalıdır. Kültüründen, dilinden, inancından dolayı toplumsal yaşam, çalışma hayatı ve kamusal alanda dezavantajlı konuma getirilmiş halklara pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.

–          Tarih ile yüzleşmenin, hesaplaşmanın temel koşulu olarak başta 1915 Ermeni ve Süryani soykırımı olmak üzere halklara karşı işlenmiş tüm soykırım, katliam, pogrom, tehcir, sürgün vb. tüm suçlar failleri ile birlikte açığa çıkartılmalı, topraklarımızda yaşanan katliam ve sürgünlerle halkların elinden alınmış olan hakların iadesi (vakıf malları, hukuki haklar vb.) yasalarla güvence altına alınmalı, 1936 yılında çıkartılan Azınlık Vakıfları Beyannamesi Yasası iptal edilmeli, göç ettirilen halklara koşulsuz geri dönüş ve yaşam hakkı sağlanmalı, onur ve itibarları geri verilmelidir.

–          Anayasada vatandaşların dini tarif edilmemeli, Aleviler, Hıristiyanlar, Museviler, Ezdiler, Zerdüştler, Şamanlar, Ateistler, Deistler ve İslam’ın farklı yorumları gibi ezilen ve dışlanan tüm inanç ve kültürel gruplar üzerindeki baskılar kaldırılmalı, tüm kimlik ve dinsel inanışların kendilerini özgürce ifade etmesi anayasal güvence altına alınmalıdır. Devletin dini biçimlendirme aracı olarak işlev gören Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din dersi kaldırılmalı, devlet lügat, yayın ve ders kitaplarında faklı inanç ve kültürleri dışlayıcı, ötekileştirici tanımları ve dili terk etmeli,  inanç sembolleri üzerindeki her türlü baskıya son verilmeli, inanç ve ibadet inananların vicdanına bırakılmalı, Cemevleri ve ayrımcılığa maruz kalan tüm inançların ibadet yerleri yasal statüye kavuşturulmalı, devlet tarafından el konulmuş ibadet yerleri gerçek sahiplerine iade edilmelidir.

–          Doğa kültürel kimliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Doğal yaşam alanları, halkların kültürel ve tarihsel  mirasının bir parçası olarak koruma ve güvence altına alınmalıdır. Piyasa temelli hidroelektrik-termik-nükleer santral, baraj, maden, yol vb. inşaat vb. projelerle halkın doğal yaşam alanları tahrip edilemez.

–          1915 Ermeni ve Süryani Soykırımının tam da 100. yılında, çocuk emeği ile inşa edilen Tuzla’daki Kamp Armen Yetimhanesini yıkma girişimi ile soykırım sürdürülmek veortak tarih topyekûn imha edilmek istenmektedir. Kamp Armen, bize kılıç seslerinden kaçıp ağaç gölgelerine sığınan Ermenilerin emanetidir. Bu coğrafyada yaşayan bütün halkların ortak geçmişi, hafızası, bir arada yaşama umududur.Kamp gerçek sahibi Ermenilere iade edilmelidir.

–    Temsil adaletini ortadan kaldıran %10 seçim barajı kaldırılmalı, mahalleler, köyler, ilçelerden başlayarak oluşturulacak sivil örgütlenmeler ile halkın bütün kimlikleriyle yönetime etkin katılımının önü açılmalı, sivil örgütlenmeler toplumsal-kamusal yaşam üzerinde söz sahibi kılınmalıdır.

–          Halklar Meclisimizin Vekillerimizle doğrudan ilişkisi için somut bir işleyiş kurulmalı, aldığımız kararların TBMM’ye taşınması, VekillerimizinTBMM’deki çalışmalarının Halklar Meclisimizle ortaklaştırılması, somut sorunlar üzerinden:

  1. a) TBMM’deortak açıklama yapılması,
  2. b) VekillerimizinTBMM’deyasa tasarısı ve önergeler sunması sağlanmalıdır.

Eşit, özgür, kardeşçe ve barış içinde yaşayacağımız bir coğrafya için herkesi ortak mücadeleyi yükseltmeye ve HDP adaylarını desteklemeye çağırıyoruz.

HALKLAR KONUŞUYOR KONFERANSI

10.05.2015

HALKLARIN TALEPLERİ :

Çerkes halkının talepleri (Yaşar Güven / JINEPS):

1- Çerkes olarak, varlığımızın ve kültürümüzün resmi düzeyde tanınması,

2- Dilimizin ve kültürümüzün asimilasyona karşı korunması için başta anadilde eğitim hakkı olmak üzere kültürel ve demokratik haklarımızın verilmesi,

3- Mevcut kültürel değerlerimizin kayıt altına alınabilmesi, korunabilmesi ve gelecek nesillere aktarılabilmesi için gerekli bilimsel çalışmaların yapılması, bunun için ilgili bakanlıklarca bütçelerin ayrılması,

4- Anavatan Kafkasya ile sürgün dolayısıyla kopartılan tarihsel bağlarımızın daha güçlü kurulabilmesi için çifte vatandaşlığımızın önündeki engellerin kaldırılması,

5- Çerkesler’in 19. yüzyılda yaşadıkları soykırım ve sürgünün TBMM’ce tanınması,

6- Abhazya’ya doğrudan ulaşımın sağlanması,

7- Abhazya’nın bağımsızlığının tanınması,

8- Güney Osetya’nın bağımsızlığının tanınması,

9- 1994 ve 1999 savaşları sonrası Türkiye’ye gelen Çeçenlere mülteci statüsü verilmesi, insanca yaşam koşullarının sağlanması, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması.

10- 1921-22 yıllarında, Gönen-Manyas Çerkes köylerinin iç sürgününün açığa çıkartılması, 14 köyden özür dilenmesi.

Pomak halkının talepleri (Başak Karataş / POMAK ENSTİTÜSÜ):

1- Anadilde eğitim,

2- Onuru ve kimliği ile yaşamak,

3- Tüm kültür ve dillerin kabul edilmesi ve azami yaşam ortamının oluşturulması.

Süryani halkının talepleri (Tuma Çelik / AVRUPA SÜRYANİLER BİRLİĞİ):

1-   Türkiye’deki tekçi anlayışa ve inkâra son verilmesi,

2- Geçmişle doğru ve samimi bir yüzleşmenin yapılması ve bu temelde bütün kötülüklerin anası olan 1915 Ermeni ve Süryani Soykırımı’nın kabul edilmesi,

3- Halkların kendi kimlik ve kültürlerini geliştirmesinin önündeki engellerin kaldırılması,

4- Bugüne kadar baskı, katliam ve soykırımlara maruz kalan halklara pozitif ayırımcılık uygulanması,

5- Herkese barış içinde; güvenli, eşit, özgür ve sömürüsüz bir yaşama alanı oluşturulmasını talep ediyoruz.

Süryani halkının talepleri (Şabo Boyacı / Süryaniler.com):

1- Süryanilerin “Seyfo” yani “kılıçtan geçirilme” olarak adlandırdığı; 100 yıl önce Anadolu’da ErmeniveSüryanihalklara karşı işlenen Soykırım suçunun resmi olarak kabul edilmesi ve bu yönde ses getirici çalışmalar yapılması,

2- O dönemde ve daha sonraki dönemlerde el konulan Süryanilere ait bütün taşınmazların iade edilmesi,

3- 1918 yılında Hakkâri’den sürülen Asur Patrikliği, 1928 yılında Mardin’den sürülen Süryani Katolik Patrikliği ve 1933 yılında Mardin Deyrülzafaran Manastırı’ndan sürülen Süryani Kadim Ortodoks Patrikliklerine iade-i itibar yapılması ve bu Patrikliklereait taşınmazların iade edilmesi,

4- Bu coğrafyada yaşayan bütün halklara anadilde eğitim hakkı verilmesi,

5- Süryani toplumunun din adamı yetiştirebilmesi için, önündeki engellerin kaldırılması,

6- Süryani din adamlarının askerlik görevinden muaf tutulması ve TC vatandaşlığı şartının kaldırılması,

7- Turabdin ve çevresinde gasp edilen manastır arazilerinin koşulsuz olarak Süryani toplumuna iade edilmesi,

8- Süryanilerin ibadethane ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için kilise inşaedebilmelerinin önündeki engellerin kaldırılması,

9- Toplumda yaşayan farklı halklara karşı medya ve sosyal platformlarda kullanılan ayrımcı nefret diline yönelik çalışmalar ve yasal düzenlemeler yapılması,

10- 1936 yılında çıkartılan Azınlık Vakıfları Beyannamesinin iptal edilmesi içinçalışmalaryapılması.

Ezdi halkının talepleri (Azad Barış / EZDİKÜLTÜR VAKFI):

1- Ezdi cemaatimiz dâhil bu topraklardaki bütün halkların inançlarını özgürce kendi ibadethanelerinde, kendi kutsallarının korumasında yaşayabilmeleri sağlanmalı ve anayasal olarak bu hakları güvence altına alınmalıdır. Yeni anayasa tüm inançları kucaklamak ve hepsine eşit mesafede durmak zorundadır.

2- Bireysel, etnik, kültürel ve inançsal farklılıkların hak ve özgürlüklerini temel alacak yeni ve tam demokratik bir anayasa talep ediyoruz. Devlet hem tarihsel hem de güncel durum itibariyle inancımızı bu coğrafyanın bir zenginliği olarak kabul etmeli ve anayasal olarak garanti altına almalıdır.

3- Coğrafyamızda süren haklı mücadelenin bir bedeli olarak elimizden alınan köylerimiz, topraklarımız ve mallarımız bir an önce iade edilmelidir.

4- Devlet kendini bütün olumsuz ve yanlış simge ve yakıştırmalardan (Dinsiz, Yezit, Şeytan, Kâfir vb.) soyutlamalı ve Ezdi cemaatinin hak ettiği itibarı resmi düzeyde iade etmelidir.

5- Okullarda Ezdi inanç ve manevi kültürüne vurgu yapılmalı ve Ezdi çocukları zorunlu din dersinden muaf tutulmalıdır. Tarih kitaplarında cemaatimizin inançsal hakikati yer almalı ve yüzyıllardır yaşadığımız halis gerçeklik böylelikle kayıtlara geçmelidir.

Gürcü halkının talepleri (Fazlı Kaya / DEMOKRAT GÜRCÜLER PLATFORMU):

1- Demokratik yeni bir Anayasa.

2- Anadilde eğitim hakkı.

3- Anadillerin ve kimliklerin anayasal-yasal güvenceye kavuşturulması.

4- Asimilasyon uygulamalarının sona erdirilmesi.

5- Asimilasyona uğratılmış halklara pozitif ayrımcılık uygulanması.

6- TRT’de Gürcüce yayın hakkı.

Gürcü halkının talepleri (Eşref Yılmaz / GÜRCÜ DİL MERKEZİ):

1- Parlamento, sokakta başlayan kavganın yasal duruma geldiği bir yerdir. Milletvekillerimiz halk için kürsüden ve kavgadan çekinmemelidir.

2- Etnik kültürlerin, dillerin korunması, geliştirilmesi ve yaşatılması için var olan tüm bürokratik engeller koşulsuz (amasız-fakatsız) kaldırılmasını istiyoruz.

3- Sınır komşusu halklarıyla dil, kültür vb. sanatsal etkinliklerin organizasyonundaki bürokratik engellerin kaldırılmasıve devlet bütçesinden finanse edilmesini istiyoruz.

4- Etnik temelde kurulan sivil örgütlenmelerin (dergi-dernek-sanal platform ve oluşumların) katılımcı demokratik unsur olarak muhatap alınmasını istiyoruz.

5- Bu sivil örgütlenme ve oluşumların ekonomik ve sosyal sorunlarının çözülmesi ve desteklenmesi için TBMM’de Sivil Toplum Komisyonu’nun kurulmasına halkların ortak vekilleri çaba göstermelidir.

6- Seçilen vekillerin vekil olduklarını, asıllarının halk olduğunu asla unutmamalarını istiyoruz.

Laz halkının talepleri (Selma Koçiva / LAZ MEKTEBİ):

1- Laz kültürel kimliği tanınmalı ve anayasal güvence altına alınmalıdır. Vatandaşlık tanımı değiştirilmeli ve kültürel aidiyet eklenmelidir.

2- Anadil eğitimi doğal insan haklarından biridir. Tartışılamaz ve seçmeli ders modeli ile geçiştirilemez.

3- Tarih bilincimizde önemli yeri olan tüm Lazca yer adları iade edilmelidir.

4- Doğal yaşam alanlarımız ve su kaynaklarımız korunmalı, toprağı-suyu ticarileştiren ve kültürel asimilasyona ve yıkıma yol açan tüm otoban, HES vb. projeler iptal edilmelidir.

5- Toprağı yoksullaştıran tarım metotları terk edilmeli, çay üretimi de dâhil olmak üzere organik üretime geçilmelidir.

Pontos halkının talepleri (YannisVasilis):

1- Karadeniz dahil son yüzyılda gerçekleştirilen katliamlar ile yüzleşmeyi sağlayacak mekanizmaların örgütlenmesini,

2- 1913 ile 1923 arası Büyük Pontos Pogromu sürecinde kaybedilen ya da alıkonulup Türk ailelerine verilen Pontos çocuklarının kimlik bilgilerinin TBMM tarafından açıklanmasını sağlamak ve bu yönde hükümet üzerinde baskı oluşturmak üzere bir komisyon kurulmasını,

3- Pontos Soykırımı ve diğer soykırımlar için Türk devletini harekete geçirecek komisyonlar oluşturulmasını,

4- Diasporada yaşayan ve Pontos’a geri dönmek isteyen ailelerin haklarının ve yurttaşlıklarının iadesi için Türk devletini harekete geçirecek çalışmalar örgütlenmesini,

5- Tüm bu çalışmaların yapılabilmesi için geçici bir ittifak konferansı yerine, bu konferansın ardından halkların ligi olabilecek bir kongrenin, tüm halkların ve inançların ortak hareket edebileceği bir HALKLAR LİGİ kurulmasını talep ediyoruz.

Kürt halkının talepleri (Seydi Fırat / DEMOKRATİK TOPLUM KONGRESİ):

1- Türkiye’nin çoğulcu kimliğine dayalı evrensel bir anayasa yapılması,

2- Yeni mecliste Hakikatleri Araştırma ve Gerçeklerle Yüzleşme Komisyonu’nun kurulması ve yüzleşmenin yaşanması,

3- Kürdistan’da savaş süresince 4000’e yakın köy yakıldı, insanlar göç ettirildi. Bu köylerin imar edilip köylerini terk etmek zorunda bırakılmış olan insanların köylerine geri dönüşünün sağlanması,

4- Koruculuk sisteminin lağvedilmesi,

5- Yeni meclisin 10 maddelik Dolmabahçe deklarasyonunu temel alarak Türkiye’nin demokratik dönüşümünü sağlaması,

6- Siyasi tutukluların ve hasta tutukluların serbest bırakılması,

7- Türkiye’nin idari yapısının yerel demokrasisinin gelişimine ve demokratik özerkliğe uygun bir şekilde reformdan geçirilmesi,

8- Hükümetin Rojava’daki savaştan elini, çetelerden desteğini çekmesi.

Rum halkının talepleri (Mihail Vasiliadis / APOYEVMATİNİ):

1- 1936 yılında çıkartılan Azınlık Vakıfları Beyannamesi Yasası iptal edilmeli ve bu yasa ile elkonulan tüm vakıf malları sahiplerine iade edilmelidir.

2- Azınlıklar Tarih Komisyonunun tüm tutanakları derhal açıklanmalıdır.

3- Tuzla yetimhanesi hemen sahiplerine iade edilerek gazeteci Hrant Dink Yetimhanesi adıyla hizmete sokulmalıdır.

Arap Alevi halkının talepleri (Seher Eriş / ARAP ALEVİ GENÇLİK MECLİSİ):

1- Arap Alevi halkının inanç ve kültür alanında uğradığı asimilasyonun son bulması,

2- Arap Alevi kimliğinin kabul edilmesi ve Arap Alevilere yönelik nefret söylemlerinin suç kapsamında değerlendirilmesi,

3- Arapça anadilde eğitim hakkının sağlanması,

4- Zorunlu din derslerinin kaldırılması,

5- Alevi katliamlarının devlet tarafından kabul edilmesi ve resmi özür dilenmesi,

6- Suriye Antakya sınırında yaşanan katliamlara ve eğit-donat projelerine son verilmesi için halklar arası dayanışmanın yükseltilmesi,

7- Devlet tarafından değiştirilen Arapça köy ve belde isimlerinin geri iade edilmesi,

8- Alevilerin yoğunluklu yaşadığı bölgelerde nükleer santral, HES vb. doğa katliamına yol açan tüm projelerin iptal edilmesi,

9- Tarımda ürün fazlasını alternatif ürünler haline dönüştürmek için projeler geliştirilmesi ve geliştirilecek ürünlerin ekonomiye kazandırılması.

Ermeni halkının talepleri (Aleksis Kalk / NOR ZARTONK):

1- Soykırımcı, asimilasyoncu, inkârcı sisteme son verilmesi,

2- Halklar arası dayanışmanın yükseltilmesi,

3- Tuzla Armen Yetimhanesinin yıkımı ve yağmasına izin vermemek için ortak mücadelenin geliştirilmesi.

Ermeni halkının talepleri (PakratEstukyan / AGOS):

1- Halkların kendilerini rahatça ifade edebildiği, hiçbir baskı altında olmadığı ya da hiçbir şeyin dayatılmadığı bir Türkiye istiyoruz.

2- Halklar olarak soykırımcı, inkârcı zihniyetin kırılmasını istiyoruz.

Alevi halkının talepleri (Aydın Deniz / HUBYAR SULTAN ALEVİ KÜLTÜR DERNEĞİ):

1- Alevi halkının ibadethanesi olan Cemevlerinin yasal statü kazanması,

2- Zorunlu din derslerinin kaldırılması, seçmeli din dersi dayatmasının son bulması,

3- Devlet tarafından el konulmuş Alevi dergâhları ve inanç merkezlerinin Alevi toplumuna geri iade edilmesi,

4- Topraklarımızda yaşanan katliamlarla Yüzleşme ve Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulması ve tüm bu katliamlarla yüzleşilmesi,

5- Madımak Otelinin utanç müzesi haline getirilmesi ve bugün var olan müzeden katillerin adlarının çıkartılması.

Türk devleti bizim canımız ve malımız üzerinden yükseldi

Türk devleti bizim canımız ve malımızın üzerinden kuruldu
Halklar konferansına sunumum
Yannis Vasilis Yaylalı

Türk devleti 19 Mayıs 1919 tarihini kendisi için bir kurtulma tarihi olarak göstermektedir.Biz resmi ideolojinin yalan propagandalarından biraz da olsa kendini sorgulayarak sıyrılmış olanları, iyi biliyoruz ki o gün ve o yıllar bizim canımız ve malımız üzerinden bu devlet yükseldi.O yılların kayıtları yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.O yıllarda kurtulduk dedikleri bizlerdik aslında, varlığımız ve malımız bu inkarcı devletin maalesef harcı oldu.
247163_10206381950452711_15519636523197561_n
Sevgili dostlar öncelikle hepinize Botan halkından, Yerinden yurdundan katliamlarla sürülen Şengalli Ezidi Kürtlerden ve tüm toprakları İşid çeteleri tarafından işgal edilmek istenen ve büyük fedakarlıklar sonucu, Işid çetelerinden arındırılan bugün daha özgür olan Kobane halkından size selam getirdim.

Dostlar bugün Ordadoğu,Mezopotamya ve Kürdistan’da var olma mücadelesi yürüten bir halkın yanından geliyorum. Ortadoğu yeniden yangın yerine dönüştürülmeye çalışılıyor,Kapitalist Emperyalist sistem yeniden bir düzenleme için çok kanlı bir plan yaptı. Adım adım ise bu planı devreye soktu. Suriye’nin Kuzeyi Yani Batı Kürdistan(Rojava) da bu ateşin içine sokulmak istendi. ABD ve Türkiye’nin de içerisinde bulunan Esad karşıtı ittifak, Kürtlerin koşulsuz olarak oluşturulmak istenen sözde Suriye muhaliflerine katılmaları isteniyordu.

Kürt halkı buna cevap olarak yeni bir model önerdi.

Kürt halkı elbette kendi varlığını yıllarca ret etmiş hatta kimlik dahi vermemiş hapishanelerinde bir çok insanını yok etmiş bir diktatörü istemiyordu.Fakat Kürt halkı, ABD-Arabistan-Katar-Fransa ve Türkiye ve sonra destekçiler artarak devam etmiş olan emperyalist bir ittifakın da parçası olamazdı. Kawa’nın torunları üçüncü yolun ilk ateşini 19 temmuz 2012 günü Kobane de yaktı.Halklar karşıtı lobi ve uluslararası emperyalist güç buna karşı direkt tavır koydu. ABD ve diğer Esat karşıtlarının Türkiye’de sözde Suriye muhalefeti ile toplantısına Kürtlerin dahil edilmemesi, aslında ilk defa fiili Rojava devrimine de yaklaşımını gösteriyordu.Bu lobinin tezgahı ile 2013 yılının mart ayında Urfa Ceylanpınar üzerinden Serekani’ye geçirilen El Nusra güçleri ile YPG-YPJ güçlerine saldırdılar.Fakat daha sonra bir çok dememeye şahit olacağımız bu provokasyonların hiç biri tutmayacakdı.

El Nusra ile sonuç alınamayınca, Işid çetelerinin aynı şekilde Rojava gitmesi teşvik edildi.Bu çete gurubu bir çok kanlı eylem ve katliam yapmasına rağmen üçüncü yol için, öz savunma mücadelesi yürütenler, bu çeteleri durdurarak halklara ve her türden inançta olan kesime güven verdi.

Bunun üzerine Kürt halkı bölge’de yaşayan diğer halk ve inanç ve farklı görüşten olan kesimlere bu yangın yerinde üçüncü yol önerisi ile; ”Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için. Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için. Kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için. Savunma, öz savunma, inançlara özgürlük ve saygı için. Bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri, Keldani ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.”(1) diyen herkes ile üç bölgeden oluşan Rojava kantonlarını ilan ettiler.

İlerici halklar ile tek tipçi despotlar arasındaki savaş.

Burada yaşayan halklar 1960 yılından itibaren arap kemendi denilen, ve halkları birbirine kırdırma projesi olan bir sisteme karşı üçüncü yolun modelini ise söyle ifade ediyorlar.Size Rojava’ nın Amude kentinde Rojava Demokratik Özerklik Yönetimi Yasama Meclisinin,06.01.2014 tarihinde kabu ettiği Rojava toplumsal sözleşmesinin giriş bölümünden kısa bir pasaj okumak istiyorum.”Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; bütün etnik, toplumsal, kültürel ve ulusal oluşumların kendilerini kurumları aracılığıyla ifade etmeleri için toplumsal mutabakata, demokrasiye ve çoğulculuğa açıktır.

Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; ulusal ve uluslararası barışa, Suriye’nin sınırlarına ve insan haklarına saygılıdır.” Toplumsal Sözleşme’nin oluşması, demokratik toplumun inşasının aracı ve toplumsal adaletin güvencesi olan Demokratik Özerkliğin tesisi ve bilimsel bir toplumun inşası için; Demokratik Özerk Yönetimler’deki Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Çeçenlerin istemleri ile Suriye’nin diğer halklarının istemleri demokratik bir Suriye ve Demokratik Özerk Yönetimler’in siyasi-toplumsal bir sistem olmasında birleşti. Bu amaçlar ve böyle bir yönetim için bu sözleşme kabul edilmiştir.” Sadece giriş bölümünden bile anlayacağımız üzere Tek tipçi uluslararası emperyal sistemin neden hedef tahtasında olduğu anlaşılır.

Kobane bize halkların bir arada yaşama şansının hala tükenmediğini gösterdi.

Gönüllülük temelinde bir araya geldiğiniz zaman dünyanın tüm güçleri üzerinize gelse, o güçlere bir kere daha gücün sadece teknik imkanlar ile oluşmadığını göstermiş oluyoruz.Rojava ya da Benim’de en az sıcak şekilde altı ayına şahit olduğum Kobane’de durum üstte özetlediğim gibiydi.Devasa imkanları olan ve Türkiye dahil tüm gerici güçlerin desteğini arkasına almış,tank,top,füze gibi bir teknik gücüne sahip olan İşid çeteleri, insanlığın kalesi durumuna gelen Kobane’yi terk etmek zorunda kaldı.

Böylesi bir girişi yapmamın nedeni bize unutturulmaya çalışılan bazı değerleri, Rojava’da mücadele eden halkların, ve her türden inanca sahip olan insanların bir kere daha bize hatırlatmasından dolayıdır. Bizde ne Suriye ve Rojava’da olduğu gibi fiziki bir Arap kemendi söz konusu, Ne de İrlanda’da olduğu gibi duvarlar söz konusu , çok daha önemli bir şey bizde kayboldu ya da kaybolmak üzere olduğunu düşünüyorum. Bir arada farklılıklarımızı kabul ederek hoşgörü içerisinde aynı coğrafya’da yaşama güdümüz Osmanlı’dan itibaren itibaren sistemli şekilde nerede ise yok edildiğini söyleyebilirim.

Pontos’tan Karadeniz’e kalan koca bir sessizlik

Böylesi bir girişten sonra sonuç olan benim ve halkımın Pontos Rumlarının makus kaderine giriş yapabilirim.Beni buraya gelmeye ikna eden arkadaşıma dediğim gibi, Kürt halkı ve sorunları ile ilgili oturup haftalarca burada konuşabilirim.Karadeniz’e yani Pontos’a bize gelince ne söyleyebilirim dedim.Bizden geriye ne kalmıştı ki, sizinle ne paylaşabilirdim, bizim durumumuzu Topal Osman ile o dönem Sinop mebusu Dr. Rıza Nur “Hayatım ve Hatıralarım” adlı eserinde anlattığı bir dialog çok güzel anlatıyor. Topal Osman’a belki yine değinebilirim ama bilmeyenler için 1912-1923 yılları arasında bize uygulanan soykırımın da baş aktörüdür.Aynı zaman da Mustafa Kemal Atatürk’ün fedaisi diye de ün salmıştır.

Taş üstüne taş koyma, bir daha burada kilise vardı, diyemesinler dedim.

Bir gün Topal Osman ile karşılaşan Dr. Rıza Nur arasında şu konuşma geçer;

– Bu gâvurlardan hayır yoktur. Ben bu işleri iyi yapıyorum diye yapıyorum. Kötü ise iyisini söyleyin. Derhal öyle yaparım. Ben cahil bir adamım. Yalnız bir gayretim var; Türküm, Müslümanım. Evet, Türk’ü, dini gavurlardan kurtarmak için çalışıyorum. Başımı bu yola koydum

– Osman Ağa’nın bu sözü bana çok te’sir etti. Pek sevdim. Hem dindar, hem Türkçü. İkisi birden bu cahil adamda, mükemmel şey. Sonra bilfiil büyük bir cesaretle harpler ediyor. Yanıma çağırıp oturttum ve kendisine;

Ağa! Sen Ferid Bey’e, bilmem kime bakma! Yaptığın yanlış değil. Tamamıyla doğrudur. Haklısın, vatana büyük hizmetler etmişsin. Bildiğin yolda devam et! Dedim.

– Ya bunlar sonra bir şey yaparsa?, dedi.

– Ben senin tarafındayım. Korkma! Dedim.

– Ağa, Pontus’u iyi temizle, dedim.

– Temizliyorum, dedi.

– Rum köylerinde taş taş üstüne bırakma, dedim.

– Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum, dedi.

– Onları da yık, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı, diyemesinler dedim.

– Sahi öyle yapayım. Bu kadar akıl edemedim, dedi.

Ponotos’a baskılar Osmanlı ile başlar…

Dr Rıza Nur ile Topal Osman arasında ki bu dialog nasıl bir planlamanın devrede olduğunu bize açıkça anlatıyordu.Tabii bugün yavaş yavaş yavaş kendi tarihimizi öğreniyoruz.Bizim rum olamayacağımızı ispatlamaya çalışanlar, peki Samsun ve çevresindeki Rumlar neden Türkçe konuşuyorlar diye sorduklarında karşımıza Osmanlı’nın Karadeniz’e girdikten sonra bir milli siyaset gibi uygulanan dil ve din asimilasyonu ile karşı karşıya olduğumuzu da gördük. Osmanlı’da sadrazamlık 1656-83 arası Köprülü Mehmet Paşa sonra oğlu Fazıl Ahmet paşa ve damatları Kara Mustafa paşa sürdürür.Bu dönem’de Pontoslu Rum halkına baskılar oldukça artmıştır. Kendisi de Amasya’lı olan Kara Mustafa Paşa da her türlü şeyi bahane ederek Rum halkına baskı uygulamaya devam ettiğini görüyoruz. Fakat asıl baskı 1670 ile birlikte gelir Rumca konuşmak yasaklanır. Rumca konuşanların ölümle cezalandırılacağı duyurulur. Bununla da yetinilmez, Osmanlı askerleri ve muhbirleri sürek avı başlatır ve çarşı pazar Rumca konuşan insanlar aranır.

Rumca konuşurken yakalanan kadınların ve çocukların dilleri kesilir, erkekler ise idam edilir. 8 ila 15 yaş arasındaki çocuklar, ailelerinin elinden zorla alınarak (Türkçe konuşmaları ve Müslüman olarak yaşamaları için) bilinmeyen yerlere götürülür.[2] tabi halkımız tüm baskılara rağmen dilini ve kültürünü yaşamaya devam etmek ister.Halkımız Her türlü baskıya rağmen Bafra ve civarında kendi dili ve kültürünü sürdürmek isteyince Amasya’lı Kara Mustafa Paşa, Bafralı Rumları cezalandırmak için Osmanlı beylerinden Hasan Ali bey sadece Bafra rumlarını cezalandırmak değil yaptığı katliamla diğer bölgedeki Rum halkına korku salmak için yüzlerce insanı Bafra’da katleder.

Bu arada bu katliamdan kurtulmak için 1500 kadın ve çocuk(3) Bafra’da bulunan Kız kalesine sığınır.Direniş kaleye ulaşır ve uzun bir direnişin ardından Osmanlı kaleye girmeyi başarır.Yine Maliyaris yayınlarından çıkan Pontos ansiklopedisinin anlatımlarına göre 30 kadın Osmanlı’nın eline geçmektense kendini kale surlarından aşağıya uçuruma bırakmştır.Bu yüzden o kale unutturulmaya bırakılmıştır.Barındırdığı o direniş kültürünü ortaya çıkarmak istenmemiştir.Tabii aynı zaman da yaptıkları katliam da ortaya çıkacakdı.Osmanlı yaptığı baskının sonrasında gördüğü direnişten ürker ve geri çekilir.O günden sonra o kalenin ismi kız kalesi olarak kalacaktır.

Ya Dilimizden vazgeçmemiz ya da dinimizden vazgeçmemiz istendi

Osmanlı bu olayların ardından yeni bir yöntem üretiti.Padişah’ın imzasıyla çıkarılan bir ferman ile Pontoslu Rumlara “YA DİNİNİZİ YA DİLİNİZİ DEĞİŞTİRECEKSİNİZ” emri yollanır.

İşte bu ferman Pontos’un ve biz pontoslu’ların dünden bü güne kaderimizi belirleyen önemli bir özellik taşıdı. Bu ferman sonrasında Pontos’un batı kısmı (Samsun, Giresun, Tokat, Ordu, Amasya) yaşayan Rumlar, Ortodoks Hristiyan olarak dinlerini sürdürmeyi, dillerini değiştirip Türkçe konuşmayı kabul ettiler.

Pontos’un doğu kısmı ise (Trabzon, Rize, Gümüşhane) yaşayan Rumlar ise tam tersine Rumca konuşmayı sürdürmeyi, dinlerini değiştirip Müslüman olarak yaşamayı kabul eder. Ancak ileriki yıllarda anlaşılacağı üzerine Pontos’un doğusunda yaşayanlar bir kısmı dışarıya Müslüman görünürken, gizli Hristiyan olarak dinlerini de devam ettirir.Bu konuyu Yunanistan’da yaşayan Pontoslu yazar Yorgo Andreadis kendi aile hikayesinden yola çıkarak gizli din taşıyanları kitabına işlemiştir

Tarihimiz bir çok direniş ve aynı zamanda da yenilgiler ile doludur.Osmanlı’dan ittihatçılara ve ardından kurulan Türkiye devletine bir çok saldırıya karşı çok uzun soluklu direniş tarihimiz olmuş,fakat zamanla yalnızlaştıkca, tehcir ve uygulanan soykırım’a karşı iki yüzlü uluslararası ilişkiler yüzünden zaman için de halkımız bu saldırılara karşı koyamaz duruma gelmiştir. Sonrası çorap söküğü gibi geldi .Büyük Pontos pogromunda ölmeyenler, önce gizli gizli kendi kültürünü yaşamaya çalışsa da yavaş yavaş, artık tüm olup bitenlerin korkusundan dolayı kültürel aktarmayı yapmayı bıraktılar. Parası olanlar Pontos’tan ayrıldı, olmayanların çoğu zaman içinde nerde ise tüm bilinçlerini, tüm Pontos değer yargılarını unuttu.

Pontos’un yiten kimlikleri

Benim dedemin babası ve onun ailesi’de Topal Osman’ın deyimi ile Bafra’nın dağlık bölgesinde yer alan Asar’ın Yayla mahallesinde Tütsülendiler.Bugün anlayacağımız dile çevirirsek sonraki anlatımları dinlediğimizde ailemiz büyük ihitimal ile sığındıkları mağaraların ağızları kapatılarak tuman içinde ölmeleri sağlandı.Tüm bilgilerimiz daha sonradan edinilmiş bilgiler, tek elle tutulur olan bilgi dedemin Rum yetimhanesi yerine Hüseyin diye bir Türk ailesine verildiğidir.Sonra bildik klasik devşirme yöntemleri uygulanmış, dedem genç yaşta tetonoz olup yaşamını yitirmiş,etrafında çok sevilen biri olduğu anlatılıyor.Torunu olan ben hiç bir zaman dedem acaba kendisinin Pontos’lu olup olmadığını öğrendi mi ? bu bilgiye sahip değilim.

Biz Pontos gelenek ve göreneklerine göre yetişitirilmedik,amcamlar bir yalan uydurdular, babam de buna iitiraz etmedi. Belki korku bunu yaptırmıştı,bilemiyorum belki de gerçekten devşirme kimliğinin getirdiği bir şeydi.dedemizin babası Asar’da ölmemiş sözde kurtuluş savaşına gitmiş ve orada yaşamını yitirmiş olduğunu bize söylüyorlardı.Peki Büyükannemiz de mi sözde olan kurtuluş savaşına gitmişti.Tüm hazırlıklar dedemiz üzerine yapıldığı için bu soruya sadece gözler kaçırılarak bilmiyorum denirdi.yanlış bir şey kapılmayın ben bu soruları asla çocukken sormadım, o dönemde bu sorular benim zihnimi meşgul etmiyordu. Bafra ikiye bölünmüş bir yapıya sahipti, biz de faşistlerin yoğun yaşadığı Kızılırmak mahallesinde yaşıyorduk. .Baba ve annemiz tanrımız olmaktan çıktığı an bu mahelle de kendi geleceğine katil oluverirsin, ben bunu yaşararak öğrenmek zorunda kaldım.Herkes’in bir kahramnı vardır, kimi Deniz’e sevdalanır, kimi Mahir’a ya da İbo’ya biz ise Türkeş’e sevdalanmıştık.Bize mahalle de abilerimiz sürekli onları anlatırlar dı. ve nasıl mileti ve devleti korumak için yaptıkları fedakarlıkları anlatırlar dı. Çok iyi Müslüman ve Türklük davasının neferiydi. Anlayacağınız küçükken hangi kahramana bağlandığınız sizi iyi ya da kötü insan yapıyor du. Benim seçimim ise çoktan belirlenmişti.Ben Dünün topal Osman’ı bugün’ün ise Ogün’ü olmaya adaydım.

Bizim Pontos’da ocaklarımız söndürülmüşken,başkalarının ocaklarında baykuş olmamız istendi.

Askerlik sürecime kadar gittiğim,konuştuğum, gördüğüm her şeyin geleceğimi katilliğe gebelediğini söylemekten çekinmiyorum.Bunu neden söylediğimi size bir hatıramı aktararak daha iyi anlatabilirim. Her şey bitmiş, artık vatan -bayrak-devlet için ölmeye hazır hale geldikten sonra asker gitmiş, acemi birliğinden ayrılma ve seçimler dönemi geldiğinde Kıbrıs’a gitmem olasılığı belirdiği halde gitmeyi bırakın,Kıbrıs’a gidenleri bir kalemde hain ilan etmiştim.Yanımda elini kaldıran arkadaşımın yüzüne bir daha bakmamıştım.Savaş’a Kürdistan’a doğru o dönem benim için kutsal bir savaş’a doğru yol alıyordum. her şeyden habersiz ezber bilgiler ışığında yaşanmış bir ezber yaşam ile devlet için ölmeye öldürmeye gidiyordum.Bizim için en kutsal olan yerin yani ordunun içerisindeydim.

Mardin’de öyle uzun zaman kalma şansın olmadı.Bizleri hiç bilmediğimiz bir halkın dağlarına helikopterler ile bıraktılar. Gabar dağına gelmiştik, bizden önce bir çok yeri yakılmış ve virane hale gelmişti.Unutamadığım o yanık kokusu,ne zaman bir virane evin yanından geçsem ve yanık kokusu ile karşılaşsam o günler kabusum olarak beni yakalar.Devam edecek olursam,yanık kokusuna tekrar yakalanmadan söylemek gerekirse, geri kalan köylerin boşalması ve insanların kaçması için her şeyi yaptık.Hem de biz ne yaparsak yapalım anlamadığım şekilde hala bize insan gözü ile bakan bir halk vardı karşımızda,o halk bize bal ve badem ikram eder, biz ise karşılık olarak arkalarında yanmış virane olmuş köyler ve gözü yaşlı anneler bırakırdık.

Daha da uzatmadan devam edecek olursam şu an yaşadığım Roboski köyüne yakın olan Uludere’nin bir köyü olan Mijin köyüne de tüm bu hırs ve kin ile gitmiştik ki karşımıza yine yakılmış köyler,boşaltılmış ,büyük bir sessizlik bizi orada karşıladı.Burada bizden önce yine büyük bir çatışma yaşanmış, otuz kişiye yakın asker ölmüş ve bir asteğmen esir alınmıştı.Biz ise o bölgeyi gerilladan arındıracaktık,her gün bu anlamı ile brifing düzenleniyor, ordu işini şansa bırakmıyor du. Brifingler de neler olduğunu söylemeye gerek yok. Fakat daha sonra bir hatırlatma yapacağım olduğum nefret dili ile ilgili olan şeyi aktarmak istiyorum.Bizim savaşmaya geldiğimiz topraklarda Müslüman yoktu,ve burada yaşayanların çoğu Ermeni olduğu söylenirdi.Daha bir çok şey söyleniyordu da bunları burada anlatmaya zaman olduğunu düşünmüyorum.

Biz o dağdakileri tanımıyor ve bilmiyorduk, gerilla bizim bu kadar büyük güçle gelmemize karşın hazırlık yapmıştı. Kelâ Memed dağlarında üçüncü günümüzde önce bizim olduğumuz birlik vuruldu. Ben ayağımdan vurularak bağlı olduğum birlikten koptum. Boş arazide iki gün yaralı kaldıktan sonra bana ulaşan asker değildi.O kadar beklememe rağmen, bendeki bir çok mit’i de alıp beraberinde kaybolup gitmişlerdi.Beni kan kaybından bayıldıktan sonra gerillalar buldu, kelimenin tam manası ile buldular,çünkü Osmanlı’nın Karadeniz’e girmesi ile başlayan kaybolma tarihimizi, itithatçılar ile devam edip, cumhuriyet ile en üst boyutuna varmıştı ki , Gerilla tüm bu kaybolmuşluğum ile yüzleşmemi sağlayacaktı.Kürt halkının varlığı ile yüzleştikçe Pontos’u ve Pontos halkı ile kendimi buldum.İki sene devletin sistemin, sürekli yaşamımızı denetlemediği iki seneden fazla zaman özgür dağlar da kendim ile halkım ile ve diğer inanç ve halklar ile yüzleşme şansı yakaladım.Tüm bu alt üst oluşları yaşadıktan sonra Benim kadar şanşlı olmayan doğduğumdan beri yaşadığım Bafra’ya döndüm.Aslında bilmediğimden değil, beni nelerin beklediğini üç aşağı beş yukarı biliyordum.Çünkü ben bu topraklardan çıkmıştım.Herkes beni özüre davet ediyordu, Amcam televizyona çık ve PKK aleyhinde konuş,Kürt halkı aleyhinde konuş diye beni ikna etmeye çalışıyordu.Size anlatacağım hatıraya gelince Bafra’da aynı mahalle’de beraber büyümüş ve yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen çocukluk arkadaşımın yanına gititm. Konu konuyu açınca hiç bir şey bizim gördüğümüz gibi değilmiş, bir halka devlet orada savaş açmış deyince ”oğlum yürü git ya senin beynini yıkamışlar,oğlum biz seninle birlikte keyif için kürt dövmüyormuyduk. Sana ne oldu,senin beynini yıkamışlar çok dikkatli ol seni izliyorlar’ dedi.

Bu bizim nerden nereye geldiğimizin çok çıplak bir anlatımıdır.Bizim varlığımıza gelişen saldırılara karşı Kız kalesi direnişinden,ya da o vefalı düşmanına atalarımızı teslim etmeyen Nebiyan dağı artık çok uzağımızdaydı. Dr Rıza’nın Topal Osman’ tembihlediği gibi, her bir parçamız öyle dağılmıştı ki varlığmız artık tartışılır duruma gelmişti. Yüzlerce kilisemiz,onlarca okulumuz ve en önemelisi de yüz binlerce insanımız ya tütsülendi, ya da korkunç burada anlatılamayacak yöntemler ile yok edildik.

Bizim için 19 mayıs Büyük Pogrom günüdür

Türk devleti 19 Mayıs 1919 tarihini kendisi için bir kurtulma tarihi olarak göstermektedir.Biz resmi ideolojinin yalan propagandalarından biraz da olsa kendini sorgulayarak sıyrılmış olanları, iyi biliyoruz ki o gün ve o yıllar bizim canımız ve malımız üzerinden bu devlet yükseldi.O yılların kayıtları yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.O yıllarda kurtulduk dedikleri bizlerdik aslında, varlığımız ve malımız bu inkarcı devletin maalesef harcı oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün sözde Pontos halkı Topal Osman gibi çetelerden koruması için İstanbul hükümeti Karadeniz’e göndermişti.Peki ne oldu biliyor musunuz daha ilk ayında Topal Osman ile Atatürk havza’da bir araya geldiler. halkımıza karşı sürmekte olan katliamın örgütsüz olduğu kararı üzerine Topal Osman’a daha fazla zalimlik yapabilsin diye bir katliam birliği oluşturdular.Bakın biz neden o tarihi seçtik iyi anlaşılsın diye bir şeyi daha aktarmak istiyorum.Bu Topal Osman çetesinden sadece biz şikayetçi değildik.o dönemin mülki amirleri de şikayetçiydi. bu konu da her fırsatta hükümet bilgilendiriliyordu. İstanbul hükümetinin Ermeni ve Kürt halkına karşı uygulamalarından idam cezası almış olan Topal Osman’a Atatürk ricası ile af çıkarıldı. istanbul hükümeti- sonradan oluşacak Ankara hükümeti ve Mustafa Kemal ve diğer ittihatcı artıkların bilgisi dahilinde bize bugün sürekli kanıtlamaya çalıştığımız büyük POGROM uygulandı.

Çözüm süreci saldırıları ve imkanları

Halklar bir çok dönemde olduğu gibi yine TC devleti tarafından geniş çaplı bir saldırıya maruz kalmaktadır.Hükümet geleneği gereği hem muhafazakar hem de ırkçı bir siyaset izliyor.Kürt halkı lideri PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 2013 newroz’un da yaptığı ateşkes ve çözüm süreci çağrısına bu sefer çift taraflı olmak üzere devlette ateşkes’i kabul etmek zorunda kaldı.

İktidar,Kürt fobisi ve kolonyal rant ile Türkiye Suriye savaşına dahil oldu

Elbette bu sürecin isteyerek bir parçası olmadı.Türkiye devletini de bağlayan Uluslararası güçler Suriye-Rojava için yeni bir düzenleme yapacaklar,ve bölgede kendilerine truva atı olarak Türkiye’yi seçmişlerdi.Türkiye iki ya da üç nedenden dolayı böylesi bir kolonyal öneriyi kabul etti. Birinci nedeni iktidarını sağlamlaştırmak istiyordu, ve uluslararası güçler buna olumlu yaklaşıyordu. İkinci neden olarak ise kangren haline gelmiş Kürt düşmanlığı önümüze çıkıyordu.Üçüncü ve daha çok sonuç ile elde edilecek olan ekonomik rant olgusu ki Güney Kürdistan’ın inşaat sektörünün büyük şekilde rantını Türk sermayesi, Türk firmalarının yediği bir giz değil di.Uluslararası güçler Türkiye’nin ret edemeyeceği üç ayaklı öneri ile karşılığında Suriye-Rojava savaşına türkiye devletini dahil ettiler.

Hal böyle olunca Türkiye devleti içerde de bir savaşı göze alamadı.Böylece gizli olmayan ve çift taraflı görüşmelerin olduğu ilk ateşkes sürecine de tanıklık etmiş oluyorduk. Türkiye devleti çözüm sürecini barışmak, ya da yenişemediğini kabul edip, bu duruma çözüm aramak yerine, kısa vadede Suriye-Rojava savaşına kendisini hazırladı.Bu duruma en iyi örnek muhalefet adı altında eli kanlı El-Kaide örgütünü Rojava’da savaşmak için hem eğitti, hem de donanımını uluslararası güçlerin kontrolünde gerçekleştirdi.Kısa vadeli olarak Suriye ve Rojava’da bu tür kontra faliyetleri örgütlerken, diğer yandan tüm çözüm süreci boyunca Kürtdistan’da güvenlik barajları, kale kollar yaptı. Sadece Şırnak üzerine 16 güvenlik barajı düşünülüyor.Yüzlerce kalekol inşaatları başladı.Bir çoğu ise ya bitti, ya bitmek üzere olduğunu biliyoruz.Koruculuk sistemi bitirileceğine, Şırnak,Hakkari,Van,Mardin gibi yerlerde yüzlerce yeni kadrolu korucuların alındığını biliyoruz.Tüm bu verilere bakıldığında bu hazırlıkların barış ya da çözüm süreci için yapıldığını kimse iddia edemez.İlk rahatladığı dönem de bu yapılanların tekrar savaşın startının verileceğinin ipuçları olduğunu düşünüyoruz.

Halkların birlikteliğinin imkanı oldukça arttı

AKP hükümetini ikinci dönemi ile başlayan siyasi soykırım operasyonlarını, Roboski’ de olduğu gibi fiziki yok etmeyi de bir kere daha deneyebileceğin emareleri oldukça artmış durumdadır.Tüm bu saldırılar devam ederken, Rojava ve özelinde Kobane’ye Isid ve onu destekleyen Türkiye ve uluslararası güçlerin çok acımasız soykırıma varabilecek bir saldırıyı dayatmaları,içeride ve dışarıda büyük infiale ve eşi görülmemiş bir birliktelik zemini de ortaya çıkmış oldu.Hükümetin Gezi süreci ile başlayan ölçüsüz saldırıları belli bir empati kurmayı beraberinde getirmişti.

Kobanê saldırısı Bu gelişen empati sürecini daha da hızlandırdı. seçimlerin yaklaştığı bu dönem de herkesin nedeni başka olsa da Halkların demokratik partisine fiili destek vermeye başladı.Bu desteğin en büyük nedeni ise AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tek kişiye dayalı diktatörlüğünü ilan etmek için seçimlere yüklenmesiydi.Nasıl ki çift taraflı ateşkes bu hükümet döneminde görülmüş ise yine bir Cumhurbaşkanının toplu açılış töreni adı altında, eilnde kuran açıktan AKP hükümetine oy istemesi de ilk defa bu hükümet döneminde ortaya çıktı.Tüm bu duruma karşı HDP ‘seni başkan yaptırmayacağız’ sloganı toplumda büyük oranda karşılık buldu.İlk defa sosyal medya da eşi görülmemiş bir örgütlülük oluşmaya başladı.

Bu seçimler iktidarı değil rejimi belirleyecek

Bu gün herkes bu şiar ile yani ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ şiarı etrafında AKP’ni diktatörlüğünü kırmak için HDP yi seçim sürecinde desteklemektedirler.Bu dönem sadece iktidar partisi için oylama yapılmayacak.Seçmenler iki seçim ile halklar karşı karşıya olacak, birinci seçim ile AKP seçimleri büyük oranla kazanacak ve zaten fiili uygulanan başkanlık sistemi yeni tek adam dönemi tekrar başlayacak, zaten rafa kalmış olan demokrasi yerini tüm Türkiye’ye yayılan yeni ohal sistemine bırakacak . İkinci seçim ise AKP’ni tüm bu saldırı politikalarına seçmen dur diyecek ve çok renkli,çok kültürlü ve çok inançlı demokrasinin yerele yayıldığı, tek adam diktatörlüğü yerine halkın daha güçlü siyasal ve sosyal yaşama katıldığı bir yeni dönem başlayacak, bu seçim ile birlikte AKP ilk defa be seçimde net görülecek oy kaybına uğrayacak.Daha açıkçasını söylemek gerekirse önümüzdeki genel seçimlerile iktidarı değil, nasıl bir sistem de ya da rejimde yaşayacağımızı oylayacağız.

Halkların konferansı ‘halkların ligi’ni örgütleyecek kongre çağrısını yapmalıdır.

Böylesi bir süreçte halkların konferansının bir yapılmasını büyük önemsiyorum.Konferans bu anlamda birlikte daha güçlü hareket etmek için kararlar alacaktır.Bir Pontos’lu olarak Rojava da olanları,halkların yan yana yaşama kararını büyük sevinç ile karşıladığımı ifade etmek istiyorum.Böylesi bir kalkışmanın bize de örnek olmasını istiyorum.Bugün bize küçümsenmeyecek bir saldırı var.Fakat biz artık eskisi gibi güçsüz ve yalnız değiliz, bu gün dünden çıkardığımız dersler ile daha güçlü yan yana gelebiliyoruz.TC devletinin saldırılarına karşı artık daha duyarlıyız, teknolojik imkanlar olmadığı kadar gelişti, televizyonları,gazetelri satın alsa da ya da korkutup sustursa da , sosyal medya artık beşinci güç olarak halkların yanı başında desteği olarak duruyor.Gerçekleştirdiğiniz konferans sadece seçim üzerine geçici ittifak yerine, daha uzun vadeli birliktelikler oluşturacak örgütlenmeleri yaratacak bir çalışmayı önüne hedef olarak koyarsa,hükümetin başlattığı bu saldırı sürecini boşa çıkarttığımız gibi, aynı zaman da bir daha böylesi bir fütursuz saldırıların önüne geçecek örgütlülüğü de yaratmış oluruz.

Tüm orta doğu ve Afrika da olduğu gibi sunni vahabi bir mezhebe dayalı dönüşümü bu coğrafya’ya hızla dayattıkları bir yerde, biz çok renkli kimliğimiz ile buna asla geçit vermemeliyiz.Bu anlamda Bir kere daha konferansınızı selamlıyorum

Bir Pontos’lu olarak konferansa önerilerim olacak

1) Karadeniz dahil son yüzyıl da gerçekleştirilen katliamlar ile yüzleşilmeyi sağlayacak mekanizmaların örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

2) Hükümete baskı yapılarak Pontos’da 13-23 arası kaybedilen ya da Türk ailelerine verilen çocukların isimlerini açıklaması için baskı oluşturulması için bir komisyon kurulması gerektiğini düşünüyorum.

3) Pontos soykırımı ve diğer soykırımlar için Türkiye devletini harekete geçirecek komisyonlar oluşturulmalı

4) Diaspora’da yaşayan ve Pontos’a gelmek isteyen ailelerin haklarının ve yurttaşlıklarının iadesi için yine Türkiye devletini harekete geçirecek çalışmaların örgütlenmesi gerekir

5) Tüm bu çalışmaların yapılabilmesi için geçici bir ititfak konferansı değil, bu konferansın ardından halkların ligi olabilecek bir kongrenin Türkiye kesiminde örgütlenmesinin çalışmasını yapmak gerekiyor.Çerkezlerin,Pontoslu’ların,Ermeni’lerim,Kürtlerin,Suryanilerin,vs tüm halk ve inançların ortak hareket edebileceği ve güçlerimizin dağınık değil, birlikte hareket ve baskı alanının oluşturulabileceği bir HALKLAR LİGİ kurulması içim çalışma yürütülmesini öneriyorum

Ya hep beraber ya hiç…

Halklar konferansının birinci günü tamamlandı

Halklar konferansının birinci günü tamamlandı

İSTANBUL (DİHA) – Birçok farklı kimlik ve inanç temsilcileri İstanbul’da “Halklar Konuşuyor” adıyla düzenlenen konferansta buluştu. Geçmişin yaralarını hatırlatılıp, hakikatlerle yüzleşme ve hiçbir kimliğin baskılanmadığı bir Türkiye istemlerinin dile getirildiği konferansta, HDP’ye yönelik destekler açıklandı.

haklar konferansı
Aralarında Alevi, Pomak, Êzidî, Gürcü, Ermeni ve Süryanilerin de bulunduğu birçok farklı kimlik ve inanç temsilcileri İstanbul’da “Halklar Konuşuyor” adıyla düzenlenen konferansta bir araya gelip, seçimlere dair görüşlerini ve taleplerini dile getirdi. Jineps Gazetesi ve AKA-DER öncülüğünde, Taksim Hill Otel’de düzenlenen konferansa ilk oturumunda yine Jineps Gazetesi’nden Yaşar Güven, Pomak Enstitüsü’nden Betül Karakaş, Nor Zartonk’tan Alexis Kalk, Arap Alevi Gençlik Meclisi’nden Seher Eriş, Laz Mektebi’nden Selma Koçiva, Avrupa Süryaniler Birliği’nden Tuma Çelik, Demokratik Gürcü Platformu’ndan Fazlı Kaya, Ezidi Kültür Vakfı’ndan Azad Barış, Pontus’dan Yannis Vasillis ile Demokratik Toplum Kongresi’nden Seydi Fırat yer aldı.

Konferansın yapıldığı salona “Biz Halklar Seçim ve Taleplerimiz” pankartı asıldı. Açılış konuşmasıyla başlayan programda, Halklar Komisyonu adına söz alan AKA-DER’den Damla Şahin, Anadolu’da binlerce yıldır bir arada yaşayan halkların özgür irade ile bir arada yaşaması taleplerinin olduğunu ama halkların kardeşliğine ve dostluğuna saldırıldığını söyledi.
Şahin, “Yakın tarihimizdeki faili meçhuller, katliamlar hafızamızdan silinmeyen izler bıraktı. Bizler bu ülkede her gün aşağılanan insanlarız. Çerkes olduğumuz için ‘hain’, Kürt olduğumuz için ‘bölücü’, Alevi olduğumuz için ‘mum söndüren’ ilan edildik. Kimimiz boyun eğdi, tarihini kültürünü unuttu. Kimimiz dik durdu. Tarihini kültürünü unutmadı” dedi.

Sözlerinin devamında “Biz’ler” olarak ifade ettikleri kimlikler ve inançların farklılıklılarıyla bir arada, barış içinde yaşamak isteyen çoğunluk olduklarını vurgulayan Şahin, “Bu toprakları halkların kardeşlik bahçesine dönüştürmek için çabalıyoruz” diyerek bu güzel topraklara rengini veren bütün halkları, aydın ve sanatçıları desteğe davet etti.

Güven: Talebimiz Çerkes halkının haklarının iade edilmesi
Açılış konuşmasının ardından konferansta ilk sözü alan Jineps Gazetesi’nden Yaşar Güven, genel seçimlerde halkların ve inançların birlikteliğini sağlayan HDP’ye destek verilmesi gerektiğini belirterek; Çerkes halkının haklarının iade edilmesi talepleri olduğunu söyledi. Güven, “Çerkes olarak tanınmamız, başta anadilde eğitim olmak üzere kültürel değerlimizin korunabilmesi, çifte vatandaşlık üzerindeki engellerin kaldırılması, Güney Osedya’nın bağımsızlığının tanınması, faili meçhul cinayetlerinin aydınlatılması taleplerimiz, haklarımızdır” şeklinde konuştu.

Karataş: Pomaklar da kendi anadilleri ve kültürleriyle yaşamak istiyor

Güven’in ardından Pomak Enstitüsü’nden Betül Karataş söz aldı. Katılımcıları Pomakça selamlayan Karataş, Osmanlı’dan bu yana bu topraklarda yaşayan Pomakların da tıpkı Kürtler gibi baskılara maruz kaldıkları söyledi. “Pomakları Kürtlere benzetebiliriz. Baskılara maruz kalmıştır. Slav etnik kökende olan kendi kimliğini bulmuş küçük bir halk grubudur” diyen Karataş, Pomakların da kendi anadilleri ve kültürleriyle yaşamak istediklerini söyledi. Karataş, sözlerini “Halkaların dostluğundan yanayız” diye sonlandırdı.

Eriş: Arap Alevi halkı üzerindeki asimilasyona son verilsin

Alevi toplumunun kimlik ve tarih bilincini geliştirmek üzere çalışmalar yürüttüklerini ifade eden Arap Alevi Gençlik Meclisi’nden Sher Eriş ise “Toprak ve tarla kuşu aşkını kanıtlama zamanı geldi. Bizler Reyhanlı’nın faillerini bildiğimiz gibi, Sivas, Çorum, Ortadoğu, Lazkiye’de, Roboski ve Dersim’de yapılan katliamlar bir bütündür. Emperyalistler, çeteler ortaktır” dedi.
Arap Alevi hakları başta olmak üzere bütün haklar üzerinde uygulanan asimilasyon politikalarına son verilmesi, Alevilere yönelik nefret suçlarının cezalandırılmasını, zorunlu din dersinin kaldırılması taleplerini sıralayan Eriş, “Yezid’e karşı herkesi birlikte mücadeleye çağırıyoruz” dedi.

Estukyan: Hiçbir kimliğin baskılanmadığı bir Türkiye istiyoruz

Konferansa video konferans yöntemi ile bağlanan Agos Gazetesi’nden Pakrat Estukyan da halklar kavramının içselleştirilmesi durumunda hakların ve inançların birbirlerinin varlığını içselleştireceğini ve çözüm yollarının da kendiliğinden ortaya çıkacağını söyledi. Estukyan, “Ermeni halkının bu coğrafyada yaşadığı inkar edilmesi mümkün olmayan bir gerçeklik. Devletin halen bu inkarı diretmesi politik bir hamledir. Şimdi gündemimizde ‘Nasıl bir Türkiye istiyoruz?’ sorusu var. Hiçbir kimliğin baskılanmadığı bir Türkiye istiyoruz” dedi.
Kamp Armen’deki yıkıma ve yıkıma karşı direnişe de işaret eden Estukyan, sözlerinin devamında şunları söyledi: “Tuzla’da bir hırsızlığa karşı mücadele veriyoruz. Halklar direniş gösteriyor bir yıkıma ve gaspa engel olabilmek için. Bu ülkenin hukuku hukuk değil, devletin hizmetinde bit faşizan aygıttır. Biz bu zihniyetin kırılmasının mücadelesini veriyoruz. Bu mücadele sesini kitlelere duyurdukça daha güçlü geliyor. Mesele mücadele meselesidir. Artık ne iyi ki Türkiye’de bu sesleri söylediğimizde yalnız değiliz. Egemenlerin büyük korkusu bundandır.”

Koçiva: HDP’ye destek vermek halklarımızın önünü açacaktır

Konferansta konuşan Laz Mektebi’nden Selma Koçiva da yine ırkçılığın bir insanlık suçu olduğunu söyledi. Irkçılığa karşı verilen mücadelenin yükseldiğini ve bir dönüm noktasında olunduğunu vurgulayan Koçiva, “Bu durumda hakların bir araya gelmesi ve ortak bir mücadele edinmesi son derece önemlidir. Tarih bilincinde önemli yeri olan yer adları geri iade edilmeli. Laz halkının gündemindeki konular anadildir. Zorunlu anadil dersi, talebimizdir. En önemli meselelerden biri suyun gaspı ve su kaynaklarının uluslararası şirketlere peşkeş çekilmesi” dedi.

HDP’nin bu toplumsal değişim ve dönüşümde çok önemli bir rol üstlendiğini de dile getiren Koçiva, “Buraya destek vermek bizim kültür çalışmalarımızın ve halklarımızın önünü açacaktır” dedi.

Çelik: Haklar el ele verdiğinde hiç kimsenin yenemeyeceği bir güç haline geliyorlar

Avrupa Süryaniler Birliği’nden Tuma Çelik ise konuşmasında “Bu topraklarda hikâyeleri yaratan halklar vardır. Bu hakların yarattığı hikâyeler, yaşam ve ürünler bölgede bulunan ve egemen olan güçlerin egemenlik süreçleri içerisinde yok olup gitti. Yaşanan, üretilen, harcanan emek gerektiği gibi değerlendirilemedi. Biz bu topraklarda farklı halklar olduğunu, farklı insanlar yaşadığını, Kürt özgürlük mücadelesinin vermiş olduğu mücadele sayesinde öğrendik. Haklar el ele verdiğinde hiç kimsenin yenemeyeceği bir güç haline geliyorlar. Birbirimizi anlamalı ve birlikte mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kendi geleceğimizi hepimizin geleceği olarak görmek zorundayız” cümlelerini sarf etti.

Kaya: Mücadele ederek her şeyi geri alacağız

Çelik’in ardından konuşan Demokratik Gürcü Platformu’ndan Fazlı Kaya da 2 milyonun üzerinde nüfusları olan Gürcülerin, demokratik Anayasa, anadilde eğitim ve asimilasyon politikalarının son bulması yönündeki taleplerini sıraladı.

Barış: Bizlerden çalınanı geri alacağız

Konferanstaki konuşmasına “Bizim durumuzu biraz daha vahim. Eskiden yok sayılıyorduk. Kimliklerimize ‘şeytanperest, zındık, kirli’ deniliyordu. En azından o zaman kendimizi savunabiliyorduk. Son dönemde bizi ürküten yok eden kadınlarımızın katledildiği ve pazarda satıldığı bir duruma düştük” cümleleri ile başlayan Êzidî Kültür Vakfı’ndan Azad Barış ise mücadele ederek kendilerinden çalışan her şeyi geri alacaklarını söyledi.

Vasilis: Ya birlikte yada hiç

Yine konferansa video konferans yoluyla Pontus’tan katılan Yannis Vasilis Yaylalı da konuşmasına Kobanê ve Şengal halkının selamlarını ileterek başladı.
Sonrasında “Pontus çocuklarından geriye bir şey kalmadı” diyen Pasilis, sözlerini “Soykırımlara karşı halkımız karşı koyamaz duruma gelmiştir. 1913 ve 23 arası kaybedilen Pontus çocuklarının Meclis tarafından bulunması için çaba sarf edilmesini istiyoruz. Geleceğimiz ya birlikte yaratacağız yada hiç” diye sürdürdü.

Fırat: Hakikatler için demokratik bir anayasa

Konferansın ilk oturumunda son olarak DTK’dan Seydi Fırat konuştu. Çoğulcu demokratik bir anayasa kurulması, hakikatlerin araştırılması ve bunun için de bir komisyon kurulmasının talepleri arasında yer aldığını söyleyen Fırat, “Binlerce katliam oldu devlet bunlarla yüzleşmiyor. Yakılan köylerin onarılması ve zarar gören göç edenlerin zararları karşılanması, koruculuk sisteminin lağvedilmesi gerekiyor. Çözüm sürecinde 10 maddelik Dolmabahçe metninin alt başlıklarının doldurulması ve çözüm esas alınması, siyasi tutsakların ve hasta tutukluların serbest bırakılması taleplerimiz var. Demokratik özerkliğe giden yolların açılması gerekiyor” dedi.

Konferans konuşmalarla devam ediyor.

Pontos’un kayıp hikayeleri

Pontos”un kayıp hikayeleri  aslında kendimi yıllarca Türk zanneder ve herkes’ten nefretimin orta yerinde elimde savaş silahı ile 90’lı yıllarda zorunlu keşfettiğim bir yanımdı.Sonra mı ? sonra vicdanımdan kaçamadım.Araştırdıkça kendimi ve halkımı tanıdığım bir sancılı süreç ile karşı karşıya olduğumu gördüm.İbrahim yaylalı ismi ile başladığım yaşam yolculuğum Yannis Vasilis Yaylalı olarak devam ediyor. İtiraf etmeliyim ki onca zülüm görmüşken başkalarının ocağına zülüm olmaktan kurtulmam bugün benim en büyük mutluluğum olduğunu söyleyebilirim

pontos kayıp hikayelerini bekliyor

Pontos’un ismi Karadeniz olmadı yetmedi,çok kanlı bir hesaplaşmanın birer parçası haline getirildik. Hrant Dink katliamını hatırlayın, Ogün’ü unutmayın o topal gibi soyunmuştu halkların kasabı rolune ki Karadeniz de bir katilin beyaz beresi moda olmuştu. Pontos oysa öyle miydi, halkların ve inançlar cenneti gibiydi. Pontos’umuzu bugün eli kanlı Karadenize çevirdiler.Bizi de onun hançeri durumuna getirdiler.Her gün bir tören gibi Türk’ü kutsayıp kendimizi yadsımamız daha ne zamana kadar devam edecek, yanlış anlaşılmasınTürk halkının düşmanı değiliz,fakat diğer halkların da kasabı değiliz.Kimsenin kanı kanı kimseden değerli değil, ya da hiç bir halkn diğer halklara karşı bir üstünlüğü yoktur. Biri size bunu söyleyip sokağa döktüğünde , mutlaka bir parça suyunuza,bir parça fındığınıza,bir parça tütününüze göz dikmiş demektir bunu asla unutmayın.PicsArt_1430750571304

Bakın bu konuda güzel bir kızılderili sözü var “Beyazlar geldiğinde bizim toprağımız onların İncili vardı.Bize gözlerimizi kapayıp dua etmeyi öğrettiler.Gözlerimizi açtığımızda onların toprağı bizimse İncillerimiz vardı.”(ABD ordularına karşı savaşan son kızılderili kabile şefi Oturan Boğa. (Tatanka Iyotake)).

Birileri milliyetçilik ve din adına sizi sokağa döktüğünüzde, tüm bu kargaşa dönemi geçtiğinde sağınıza ve solunuza bakın, suyunuza ve bahçenize bakın, yanında birlikte kahveye gidip sohbet ettiğin dostun ara, mutlak birinin eksildiğini göreceksin, en son ise her şeyin sana bunu yaptıranlara kalırken, sen yapayalnınz kalacaksın unutma.Bir çok yerde paylaşılmış hikayemi size özetlemek istiyorum. Ben de Pontos halkından olduğumu öğrenmeden önce yanılş kahramanlara sevdalananlardandım. bugün acı ama Hrant Dink’in katili Ogün’e bugün bir çok çocuk sevdalanmadı mı ? Yani katilliğine sevdalanmadı mı ? Ben de 80’li yıllarda çocukken Bafra ikiye bölünmüştü, ben çocukken hiç oturduğum mahalleden diğer kesim olan solcuların mahallesine geçtiğimi hatırlamıyorum.Bizim kahramanlarımız Topal Osman’ın soyundan geliyor du. Biz de bugün karadeniz’in çoğunun olduğu gibi bize o gün ne gösterildiyse olduğu gibi kabul ettik ve asla sorgulamadık.Bizim kahramanlarımız ülkücü diye bildiğimiz, ‘Türk’ hariç her şeyden nefret eden ırkçılar dı. Hep büyüyünce onlar gibi olacaktık, ve ırkımızı koruyacaktık,hep o gün gelsin diye sabırsızca bekliyorduk.

O gün yaklaştıkça günden güne , günden güne yanlızlaştığımı, herkese bir kılıf bularak uzaklaştığımı gördüm. Avrupalılar dışarıdaki hiristiyanlardı, sürekli bizim düşmanlarımızdı. Sonra etrafımızdaki komşu ülkelerimiz her biri birbirinden güvenilmezlerdi.batısı-doğusu-kuzeyi-güneyi silip attık yaşamımızdan, bu yetmedi bize ve ilçemizde yaşyan, Kürtler pistiler ve hırsızdılar, ve asla onlara da güven olmazdı,sonra Lazı,Gürcüsü,Suryanisi, Alevisi, Hiristiyanı  vs sonra da ne klavyem yetişiyor, ne ne aklım bu kadarını kabul ediyor.O gün herkese başka türlü,başka türlü geliyorsu ki bana da aske olmak ve kürt halkına karşı savaşmak düşmüştü. ben de üzerime düşen görevi seve seve kabul ettim. Herkes asker’den kaçarken, askerlik şübesine girdiğimde komando olacağımı  oradaki subaylara söyledim. istediği mi de bana verdiler hem de aferin eşliğinde ödülümü aldım.ya da o gün aldığımı düşünüyordum.

Kürt halkının tarihsel olarak da yoğunluklu yaşadığı bölgeye 90 lı yıllarda seve seve gititiğim savaşın tüm kötülüklerine şahit olduğum da yavaş yavaş değişmeye başladığımı gördüm.İç dümanımız olan kürt halkna bakış açım da Kürt halkını tanıdıkça değişti. Propaganda ve ezber ile milliyetçiliğin bile kavrmayacağı kötülükler gittik hiç bilmediğimiz köylere ve halklara, arkamıza baktığımızda ölüler yakılmış köyler ve boş meydanların çığlıkları vardı.O boş meydanların nasıl istanbul’dan daha kalabalık olduğunu, senelerce kabuslu rüyalarımdan anlatmak isterim.İnan bana anlatamam, yanmış bir ocak ve boş bir meydan insanın vicdanına hançer gibi nasıl batar sana anlatamam.

TC devletinin kabul edemeyeceği bir durmu yaşadım.Beni savaşa göndermişti ki orada ya ölmeliydim ya da öldürmeliydim, düşmana esir mi ? bu soru imi benim aklımın ucundan geçmemiş ti ki dağlarda bizlere verilen birifinglerde ilk defa karşı tarafa esir düşebileceğim söylenmişti.Açıkca söylemek gerekirse  o zaman bile öyle uzun uzun esiriliği düşünmedim, bize sadece şu söyleniyordu , sakın ola ki esir düşmeyin kendinizi öldürün yoksa sizi diri diri öldürürler diyorlardı.hikayemi çok ta uzatmadan bir çatışmada ben PKK gerillaları tarafından yaralı olarak esir alındım.O gün itibarı ile Pontos halkına geri dönüş hikayem başladı diyebilirim. PKK gerillaları önce yaralı bacağımı tedavi ettiler, ben tabii her düşman savaşçının davrandığı gibi davrandım, hatta yaklaşık 6-7 ay öyle davrandığımı ifade edebilirim.Bayılıncaya kadar yemekleriini yemedim,gerilla ile zorunlu olmadıkça konuşmadım.PKK gerillaları ise benim tam tersime benşm başıma neler geldiğini bana anlatmaya çalışıyorlardı.Ben bir yandan onları izlerken,beni nereden orada bıraktı diye içimden orduya söyleniyorum.Artık olan olmuş ve ben karşı savaş gücünün eline geçmiştim.İnanın ilk günden son güne kadar kötü bir davranış görmedim.uluslararası smzleşmelerden doğan haklarım olduğunca yerine getirilmeye çalışılıyordu.En önemlisi bir an önce beni savaş bölgesinin dışına çıkardılar.Oysa ben o halkın bağlarından başlayarak evlerini yakmış,köylerini boşaltmış, halkını zrunlu göçe zorlamış,insanlarına işkence seanslarına katılmış bir birliğin üyesiydim.

Oysa benim tanrım gibi en kutsal yerimde duran ordu beni orada ölüme terk etmiş, o gün bu durumu anlamasam da ağrı provokasyonunda bir tim askeri nasıl ölmeleri için öyle açıkta gerillanın önüne bırakıldıklarını gördüğümde ve ardından Bakan Ala’nın ses kayıtları ortalığa çıkınca , bu gün daha açık bu durumun anlaşılacağını düşünüyorum.Ordular ve devletler için insanın tek önemi vardı,o da onlar için acımasız vergi ödesin, savaşlarda canını versin vs…

Bir süre sonra hata yaptığımı anladığımda o zman yaptıklarımı anlatmaya başladım, ya da gördüğüm savaş suçu sayılacak her şeyi anlatmaya koyuldum, o zaman bu yüce devlet ise Benim aileme tehdit için Pontos Rumu olduğumuzu söylemişler. Artık çizgi dışıydım, beni çöpe buruşmuş bir kağıt gibi atmışlardı, geriye ise beni yakıp yok etmek kalmıştı.öldükten sonra cenazemi Pontos’a değil Karadeniz’e götürüp sahte bir tören tertip edip, savaşlara yeni yeni Ogünler devşireceklerdi. Bu olmayınca bana ellerinden gelen tüm kötülükleri yaptılar,hapishane,işkence, işten attırmalar,bana karşı her türlü yöntem ile saldırmaya başladılar.Ben artık Karadenizli olmaktan çıkmış ve Pontos’lu olmuştum, biraz değil çokça bedel ödeyerek ben kendimi ve halkımı bulmuştum.Herkes benim geçtiğim aşamaları geçmek zorunda değil, dedelerimiz,atalarımız çokça bu durumu yaşamışlar,bu yüzden bu durumu hep beraber ağır ağır da olsa çözebileceğimizi biliyorum.Bir zamanlar pontos çiçekler bahçesi iken bu gün, sadece bir çiçek olsu istiyorlar, ve kendimizi kimliğimizi sonsuza dek inkar edelim istiyorlar,ben bir çıkış yapıyorum,umuyorum ki devamı hep beraber getiririz.

Uzunca araştırmalarım sonucu dedemin kütüğü  Rum halkının yoğun yaşadığı Nebiyan dağınını olduğu Asar’a bağlı ya Yayla köyü ya da Yayla mahallesinden gelme olduğunu öğrendim.sonradan ortaya çıkan belgelerde türk çetecilerinin ve ordu2nun oralarda büyük katliam yaptığını biliyoruz.Hatta asar’da bilinen bir mağara var ki orada yüzlerce halkımızı askerlerin yaktıkları halk dilinde bugün hala anlatılır.Dedemiz ise babası Constantin ve Barışkuvi de bu sekilde katledildiğini düşünüyoruz.Dedemi Rum yetimhanesine götürmüyorlar ve bir türk ailesine veriyorlar.Onlar dedeme evleninceye kadar bakıp büyütüyorlar. Klasik Türkcü isim olan Mehmet ismini dedeme veriliyorlar.Bu şekilde bizim de devşirilme tarihimiz başlıyor.Ta ki bir başka yok edilmek istenen halkın savaşı ile yüzleşinceye kadar,o zaman her şey tersine dönerek kendimi bulma imkanı yakalıyorum.işte benim hikayem dostlar böyle,şimdi sizin kayıp hikayelerinizi bekliyorum.belli mi olur, belki pontos ile yüzleşmek için bizim çabamız bire kanal açar ve korkuları hep beraber aşarız ve kardeşçe yaşamak için bir tohum oluruz.

Kendi hikayelerinizi gönderebileceğiniz e posta adresi

yasayanpontosdayanismasi@gmail.com

Topal Osman kahraman mı yoksa katil mi

topalTopal Osman Kahraman mı? Katil mi?

Yannis Vasilis Yaylalı

Topal Seni şiirini aslında bir çeteden,bir hırsızdan,bir katliam suçlusundan kahraman yaratmak isteyen kesime karşı bafra hapishanesinde 2011 yılınma yazdım.Şiirimi paylaşmadan Topal Osman ile ilgili bir iki hatırlatma yapmak istiyorum.

Kahraman diye gösterilen Topal Osman[1] asker kaçaklarından biridir.Süren Osmanlı-Rus savaşına 1916 yılında Boçka’da dahil olmuş,çetevari davranışlarına orada da devam etmiş ve sıcak savaşı cepheyi görünce kaçma belirtisi göstermiş olduğu için birlik komutanı 50 değnek sopa cezası vermiştir.Bu sopayı bahane ederek çürük raporu almış ve savaştan kaçmıştır.

Hay uğursuz topal
hay uğursuz
Seni de dikmiş Giresun seni
Orta yerine meydanın
Seni de almış koynuna seni
Seni de kanlı hançer seni
Seni de ittihatcı kasap seni

Dikilmişte orta yerine meydanın
Güler bize otuz iki dişiyle
Ey gidi Giresun ey
Ey gidi celladına sevdalı ey
Dört yanını sis mi aldı da
Görmezsin topal?ın uğursuz yüzünü [….]
İngilizler İstanbul hükümetine verdikleri raporda Samsun ve çevresinde müslüman halkın Rumlara baskıda bulunduklarını bildirmiştir. İngiltere padişah Vahdettin’e bu bölgede Rumlara karşı girişilen saldırıların durdurulması için baskıda bulunur. Padişah yöredeki karışıklıkların önlenmesi amacıyla, Mustafa Kemal’i 9. Ordu Müfettişi olarak görevlendirir. Mustafa Kemal Hükümet Komiserliği ve askeri makamlara emir verme yetkisini de alarak 19 Mayıs 1919’da Padişah’ın emriyle Samsun’a gelir.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Samsun’a geliş nedeni normalde gerçekleştirilmeye başlanmış olan RUM katliamının sözde önünü almaktır. Aşağıda dilimiz döndünce anlatmaya çalışacağımız olaylar bütünlüğü resmi söylemin, yani Atatürk’ün Karadeniz’de yaşayan Rumları kurtarmaya geldiği tezinin nasıl kocaman bir yalan olduğunu da ortaya koyuyor.

Topal osman Atatürk’ün fedaisi diye nam salmıştır.Topal Osman Ağa Bu namı haklı şekilde elde etmiştir.Ermeni katliamına karıştiğından dolayı istanbul da divani harp mahkemesi tarafından tutuklama kararı çıkmış ve aranmaktadır.[2]Topal Osman aranmakta iken Mustafa Kemal atatürk ilk Samsuna geldiğinde İttihatçıların gizli örgütü Teşkilat Mahsusa’nın son başkanı Hüsamettin Ertürk’e göre Mustafa Kemal’in Samsun’a gelir gelmez Havza’da topal Osman ile görüşmüştür.Bu görüşmeden kısa süre sonra yani 8 temmuz 1919 tarihinde Vahdettin tarafından tutukluluğu kaldırılır.Tam bu dönemde tutukluluğunun kaldırılması tabii oldukça manidardır.Daha önceki gösterdiği yararlı çabalar bu hapis cezasının kalkmasında etkisi bulunur.Yani daha açık söylemek gerekirse Ermeni katliamaındaki başarısından dolayı,yeni görevlere dahil edebilmek için hapis cezası kaldırılır.Karadeniz’deki bu yeni görevi bugün bilmeyen yok gibidir.Karadeniz’de kalan Rum halkınında ya öldürülmesi ya korkutulup kaçırtılması gerekmektedir.Bu durum için en uygun aday tabii Topal Osman ve çetesi olacaktı

”Topal Osman[3] Ağanın yaptıklarını aktaran Elbette bir çok anlatım bulunmaktadır. Bir kaçına beraberce bakalım istiyorum. Falih Rıfkı’ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı 3 Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında kömür yerine canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkenceleri ile bölgeyi Rumlardan tamamen temizler. Görevinde ne kadar başarılı olduğunu Genelkurmay raporlarından anlarız. O tarihte çetecilik olayına karışan Rum sayısı 11.118 iken Rum çeteciler tarafından öldürülen Türk köylü sayısı 1817?dir. 1914 Osmanlı Salnamesi?ne göre Trabzon, Sivas ve Kastamonu vilayetlerinde yaşayan 450 bin Rum?dan 86 bini 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya?ya göç etmiş, 322 bini 1923 nüfus mübadelesiyle Yunanistan?a gitmişti. Aradaki fark olan 65-70 bin Rum’un 1916-1923 arasında şu veya bu şekilde hayatını kaybettiği tahmin edilir. ”(Aktaran Stefanos Yerasimos, Pontus Meselesi, Toplum ve Bilim, 1988-89 Güz sayısı.)

Karadeniz’de yaşayan Pontos Rum halkı ya da halkımız demek daha doğru olur, kendiisine uygulanan pogrom gününü Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıktığı günü belirlemiştir.19 mayıs 1919 gününün seçilme nedeni ise Pontos Rumlarına yönelen planlı ve programlı pogrom sürecinin bu dönemde başlamasından dolayı olduğunu bu yazıda aktardığım olaylar göstermektedir.

Topal Osman’ın yaptıklarınına nasıl bakmalıyız, yaptığı tüm katliam ve hırsızlıklar sadece onu ve bir gurup çeteyi mi bağlar, yoksa o dönem hükümetlerini de bağlar mı? Hükümetleri diyorum ki istanbul hükümeti ve Mustafa Kemal ve arkadaşlarının içerisinde olduğu bir ittifak ile defakto Ankara hükümeti’de mevcuttur.

Bir süre sonra yerel idareciler Topal Osman’ın ve çetesinin yaptıklarından rahatsız olur. en azından rapor yazanlar açısından öyle olduğunu düşünüyorum.Tüm olan biten olaylara Mustafa Kemal ve Arkadaşları hatta istanbul hükümeti de buna dahil nerede ise tüm raporlara sessiz kalarak ya da geciştirerek tüm bu olup bitenlerin planlı ve projeli bir katliamın uygulanması anlamına geldiğini gösterir.Hem İstanbul hükümeti,hem de Ankara Hükümeti bu katliamları birlikte gerçekleştirdiklerini gösteriyor.Topal Osman’ın tüm yaptıklarını burada vermek olanaklı değil,fakat aşağıda belli başlı olayları paylaşacağım.sizde bu olayların neden sonuç ilişkilerine baktığınızda Topal Osman’ın katliam ortaklarını da orada göreceksiniz.

****************

Ocak Ağustos 1920?de 3. Fırka komutanı Rüştü Bey BMM’ye Osman Ağa?nın eşkiyalığından, taşkınlığından şikayet eder. Mustafa Kemal’den Topal Osman?a çekilen tel şöyledir:

”Hizmet vatanseverliğini takdir, fakat işlerinizde daima hükümeti güçlendirecek biçimde hareket etmeniz.” 1921’de Lazistan mebusu Osman Bey Mustafa Kemal?e bir telgraf gönderir? Bu cahil adamın şimdiye kadar Giresun?da yapmadığı rezalet kalmadı. Rumlardan ve ahaliden aldığı yüz binlerce liranın hesabını kimse soramıyor. Şimdi eşkıyalığını Trabzon liman içinde yapmaya başlıyor ki? bu halin devamı pek çok çirkin olaya sebebiyet verecektir.?
*********
Giresun Sancağı Reji Müdürü Rükneddin Bey daha da cesurdur. Uzun mektubunda şöyle der:

Osman Ağa tümden cahil biri olup, geçmişte bir hiç olduğundan bahsetmeye gerek yoktur. 1. Balkan Harbinde bir ayağının sakat kalması sonucu gördüğü iltifat ve yardımlardan başlayarak kahvecilik, balıkçılık yaparken, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda milyonerliğe çıkan bu zatın kurduğu zenginliğin?. zorla ele geçirme olduğunu gözler önüne arz ederim. Memleketi terk ederek başka bir ülkeye kaçan Rumların mülk ve bahçelerini kendine, akraba ve soyuna sopuna ve dalkavukları arasında böldüğü gibi, bunların İslam halktan alacaklarına karşılık kasalarında sakladıkları senetleri (…) çaresiz köylülere geri vereceği yerde (…) senetleri zorla ödetmek veya karşılığında bir bölüm Müslümanların bağ ve bahçelerini zaptetmiş ve tapularını elde etmiştir (…) Batı cephesinde görünüşte vatan hizmeti ile uğraşırken bile memleketi hâlâ pençesinde tutmak için her araca başvurmakta ve acımasız işler yaptırmaktadır.?
********
Mustafa Suphi ve arkadaşları Karadenizde boğdurulur

” 28 Ocağı (1921) 29 Ocağa [4]bağlayan gecede, Kazım Karabekir’in son derece mahir manevrası sonucu, Rusya?dan ülkeye dönüş yapmaya kalkan, TKP üyesi Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının hançerlenerek Karadeniz?in karanlık sulara atılmasının sorumlusu balıkçı kahyası Yahya ve adamları da Topal Osman?ın yoldaşlarıdır. Kayıkçı Yahya daha sonra Mustafa Kemal?in emri ile öldürülmüştür. Bu olay da aydınlatılmayı beklemektedir.”
**********
Koçgiri İsyanının bastırılması’da yine artık nerede ise Mustafa kemal’in sağ kolu olan Topal Osman’ın başında bulunduğu 47. alaya verilir.Topal osman ve adamları Kürt halkının katletmekle kalmazlar aynı zamanda Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar ve Erbaa?daki Ermeni ve Rumları da öte dünyaya havale etmiştir. (Ahmet Emin Yalman’ın Topal Osman’la Mülakatı, Vakit, 19.2.192
***********
Trabzon milletvekili Ali Şükrü beyin öldürülmesi Topal Osman’ın da sonu olur

Bu aslında topal osman için sonun başlangıcı gibidir.Topal osman Mecliste Mustafa Kemal Atatürk’ün sıkı rakipi olan 2. gurup üyesi olan Trabzon milletvekili olan Ali Şükrü beyi, papazın bağı denilen bölgede bulunan evine çağırarak burada öldürdüğü düşünülür.Bu durum ile ilgili bazıları Topal Osman’ın kendi insiyatfi ile bu cinayeti işlediği söyleniyor.Bazıları da tersini söylüyor.Kesin olan ise Mustafa Kemal Atatürk bu durumu fırsata dönüştürmüş ve hem muhalefetinden kurtulmuş, hem de artık kendi kontrolundan çıkan fedaisini de ortadan kaldırmış oldu.Yaralı yakalanmasına rağmen öldürülür ve başı gövdesinden ayrılarak mezara gömülür.Benim bu söylediğimi Ayşe hür’de yazısında Ali Fuat Cebesoy dayandırarak doğruluyor. Mustafa Kemal?in Topal Osman?ın[] ‘ tepelenmesi’ sırasında sessiz kalışını biraz imalı biçimde anlatır. (Siyasi Hatıralar) O dönemde TBMM zabıt katibi olan Mahir İz Yılların İzi adlı anı kitabında hem Ali Şükrü Bey?in yıpratıcı muhalefetinden hem de artık hizmetine lüzum kalmayan Topal Osman çetesinden kurtulmak için bir taşla iki kuş vurulduğunu söyler.
*********
Katilden kahraman yarattılar

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1925 tarihinde verdiği direkt talimatı ile Topal Osman’ın cenazesi Giresun kalesine gömülür.Uzun bir sessizlik olur. Bu dönemde topal Osamna için kimse bir şey yapmaz,nerede ise yok gibi bakılır.bu durum 1980 darbesi ile değişir.Kenan evren 1983 yılında giresun2a ziyaretinde topal Osman’dan övgü ile söz eder.Uzun bir sessizlik artık sona erer.Bu dönem itibarı ile asker kaçağı olan Kürt,Rum,ermeni katliamlarından direkt sorumlu olan,zenginliğini ise tehcir sırasında yağmalamalardan kazanan topal osman Ağa artık yavaş yavaş kahraman olarak anılmaya başlanır.Tarih 1987 yılını gösterdiğinde yerel idareciler 2 nisanı Topal osman’ı anar.sususrluk skandalı ile adını duyduğumuz tüm general Veli Küçük Karadeniz’de görev yaptığı dönemde topal Osman’ın hayatından çok etkilendiğini söyleyerek İsatanbul da yaptırdığı Topal Osman Heykelini Giresun’a dikilmek üzere gönderir.Dönemin CHP li belediye başkanı heykeli dikmeyi kabul etmez ve depoya kaldırılır.Daaha sonra asker devreye girerek 2001 yılında gönderilen topal Osman heykeli yine ibretlik olacak eski türkçe yazısı ile sonra latin alfabesine dönüştürüldü ”Pontusçuların imhasındaki hizmetlerini” denilen bir yazı ile Giresun meydanına topal Osman heykeli dikildi.

Bugün 21 yüzyılda geçmişten dersler çıkarıp özeleştiri vereceğimize, katilleri ve katliamları öven heykelleri baş köşede yer veriyoruz. Ondan sonra Karadeniz ya da başka yerlerden çocuk katiller çıktığı zaman da bu durumu anlamak için aylarca yıllarca konuşuyoruz.Geçmişi ile yüzleşemeyen toplumların geleceği olmaz.Katiller üreten toplum olmaktan çıkmanın tek ve biricik yolu yüzleşmektir, bunu unutmamak gerekir .Bunun ilk adımı ve jesti bence Giresun’da Topal Osman Heykeli ve Samsun’da Mustafa Kemal Atatürk’ün denizden Karaya bastığı alanda bulunan nefret heykellerini oradan kaldırmak olacaktır.
……………………………
1) Arif Cemil, 1. Dünya Savaşında Teşkilat-ı Mahsusa
2)Ayşe Hür http://www.birikimdergisi.com/…/cagimizin-bir-baska-kahrama…
3)Ayşe Hür http://www.birikimdergisi.com/…/cagimizin-bir-baska-kahrama…
4)http://www.birikimdergisi.com/…/cagimizin-bir-baska-kahrama…
5)http://www.birikimdergisi.com/…/cagimizin-bir-baska-kahrama…
*******************************************
TOPAL SENİ

Hay uğursuz topal
hay uğursuz
Seni? de dikmiş Giresun seni
Orta yerine meydanın
Seni?de almış koynuna seni
Seni?de kanlı hançer seni
Seni?de ittihatcı kasap seni

Dikilmişte orta yerine meydanın
Güler bize otuz iki dişiyle
Ey gidi Giresun ey
Ey gidi celladına sevdalı ey
Dört yanını sis mi aldı da
Görmezsin topal?ın uğursuz yüzünü

Bilmez misin?
Suphi?yi Onbeşleri kanlı ocağı
Trabzon,Ordu,Amasya,Samsunu
Samsun?un Bafrası
Bafranın Nebiyanı
Nebiyanda Meryem Ana?yı
Haftaca kanayan dereyi
Öksüz Rum çocuklarını
Sürgünleri
Seytan deresi ölü soyucuları
Hangi birini anlatayım sana
Hangi birini

Gözü dönmüş,kanı bitlenmiş topal seni
Seni gidi halklar kasabı seni
Seni de başımıza kahraman mı
diktiler seni
bekle otuz iki dişinle uğursuz seni
bekle? ucube? seni bekle
beklehalklarımızın kasabı seni bekle
dağılsın hele bekle dağılsın
bilincimizi saran karabulutlar
dağları asi
dalgaları hırçın
bir fark etsin
o tatlı meyvesini
nasırlı ellerindeki kuvveti

O AN
Seni uğursuzun yamağı
Seni ittihatcı besleme seni
Söküp atacağız seni
Öyle gürültülü atacağızki seni
Tarihin çöplüğüne
Eniklerin bile kaçarken,bacaklarının arasındaki
Uğursuz kuyruklarını görebileceğiz sadece

Az kaldı
Bak
Yavaş yavaş dağlarımızdaki rüzgar
Yelkenimizi yarına dolduruyor
Emekçi halklarımız vardı varıyor
Nasırlı ellerindeki geleceğin farkına
Dağlarımıza ektiğimiz rüzgar
Bilincimizde fırtınaya dönüyor
Dağıldı dağılıyor bulutlar
Bilincimizin berrak mavisinde
Yeşili dağlarında
Horona duruyor yarınlarımız
Bekle bizi bekle
geliyoruz?.

Bafra hapishanesi
Haziran 2011
Yannis Vasilis Yaylalı

PONTOS’UN KAYIP KIZI MAÇKALI ELENİ, NASIL EMİNE SÜMER OLDU…

PONTOS’UN KAYIP KIZI MAÇKALI ELENİ, NASIL EMİNE SÜMER OLDU…

Bu toprağın kayıp kızları onlar… Mübadele’nin köklerinden ayırıp yıktığı aileden geride kalan iki küçük kız. Biri Trabzon’da diğeri İstanbul’da birbirlerinden habersiz büyüyüp çoluk çocuğa karıştı. Bir asırlık acının sırrı Trabzon’dan gelen telefonla aralandı, kardeşler bir avuç toprakla buluştu

Mete YILMAZ / AKŞAM

Trabzon-İstanbul-Kavala arasında, filmlere taş çıkaracak mübadele öyküsü… Tarih 1920’lerin başı. Kalaycı Haralumbos Hrisostomidis, karısı Anastasiya ve küçük kızları Eleni Trabzon’un Maçka İlçesi’nde yaşıyordu. “Lambo Usta” diyordu Maçkalı komşuları Haralumbos’a. Küçük ama mutlu bir hayatı vardı üç kişilik Rum ailenin. Taa ki 1923 gelip çatana kadar.

On binlerce aileyi köklerinden koparıp tamamen yabancı oldukları topraklara savuran mübadele onları da vurdu. Ömürlerinin kalanını doğup büyüdüğü topraklara hasret geçirecekler listesine girdi Hrisostomidis’ler de.

ELENİ’Yİ KAÇIRIYORLAR
Ayrılık vakti gelip çattığında, Lambo usta eşi Anastasiya ve 13 yaşındaki kızları Eleni’yi alıp, koca bir hayatı geride bırakıyor. Gözlerinde yaş, başlarında beş asker, diğer Rum ailelerle birlikte limanda bilinmeyen geleceğe götürecek gemiye gidiyorlar. Çok geçmeden, 300 kişilik kafilenin yolunu silahlı bir grup kesiyor. Aşık oldukları kızlardan ayrılmaya razı olmayan gençler, Eleni’yle birlikte kafiledeki bazı kızları kaçırıyor. Ne yapacağını şaşıran Lambo usta, eşini gemiye gönderip kızını aramaya karar veriyor.
4 ay boyunca kızını arayan Hrisostomidis umudunu yitirmiyor. Kızını bulup, eşini gemiyle gönderdiği Kavala’ya gitmek için dağ tepe dolaşıp her ağacın altına, her mağaraya bakıyor. Ne kadar arasa da küçük kızının izini bir türlü bulamıyor. Köydeki dostlarının “Sizden kimse kalmadı. Artık buralar senin için tehlikeli oldu” uyarılarına da kulak asmıyor. Bir süre sonra köylülerin getirdiği haberle sarsılıyor. Dünya, “Eleni ölmüş. Cesedini Maçka Deresi’nde sürüklenirken gördük” sözlerini duyan Lambo Usta’nın başına yıkılıyor. Gözyaşlarını içine akıtıp yola koyuluyor. Deniz yoluyla gitme şansı kalmadığı için karadan giden kervanlara katılıyor. Yolda eşkıyalar tarafından 4 kez soyularak, bin bir zorlukla 3 ayda İstanbul’a geliyor. Beş kuruş parasız Kadıköy’ e ulaşan Lambo Usta, açlıktan öte küçük kızının acısıyla gün be gün eriyor.

YOLU PAŞA’YLA KESİŞİYOR
Eşini Yunanistan’a gönderen kızını ise Trabzon’a ve kalbine gömen Lambo Usta ne yapacağını bilmeden Kadıköy’de dolaşırken, yolu dönemin ünlü devlet adamı Süreyya Paşa’yla kesişiyor. Konağında balo düzenleyecek olan Paşa, kalaycı bulamayınca adamları tesadüfen Lambo Usta’ya ulaşıyor. İşçiliğini çok beğenen Süreyya Paşa, hayata küsmüş genç adamın elinden tutuyor.
Karnını Süreyya Paşa’nın yanında doyuran Lambo Usta, “Durumunu düzeltene kadar İstanbul’da kal sonra seni ellerimle Yunanistan’a gönderirim” teklifini kabul ediyor. Paşa’nın yardımlarıyla Kadıköy’de kalaycı dükkanı açıyor ve kısa sürede çok para kazanıyor. Maçka’da yaşadıklarını kalbine gömen Lambo Usta, bir süre sonra kendi köyünden Antusa’yla tanışıyor. Belki de acısını tazelememek için Yunanistan’a gitmekten vazgeçiyor ve Antusa’yla evleniyor. İkinci evliliğinden de bir kızı oluyor, adını Sofiya koyuyor.

(Lambo ustasının İstanbul’da doğan kızı Sofiya ile yıllar önce Trabzon’da kaybettiği Eleni’sinin hikayeleri film olacak)

BİLİNMEYEN GEÇMİŞ
Hikayenin bundan sonraki kısmını Sofiya’nın 59 yaşındaki oğlu Avedis Kevork Hilkat anlatıyor; dedesi Lambo Usta’yı hayal meyal hatırladığını söyleyen Avedis’in hayatı zorluklarla geçmiş. Anne-babası ayrıldıktan sora Kapalıçarşı’da bir kuyumcunun yanında işe başlamış. Annesi Sofiya ise bir ailenin yanında bakıcı olarak çalışmış. Geçmişiyle ilgili sırları ve varlığından haberi olmadığı teyzesini ise annesinin 93 yaşında hayatını kaybetmesiyle öğrenmiş Hilkat. Miras işlemleri için avukatına vekalet veren Avedis, “Avukat elinde vukuatlı nüfus kağıdıyla gelince geçmişimizin hiç bilmediğim yönü ortaya çıktı. Annemin varlığından bize hiç bahsetmediği bir ablası varmış. Nüfus dökümünde dedemin ilk evliliğinden olan Eleni hayatta gözüküyordu. Hemen araştırmaya başladım” diyor.

ELENİ’DEN EMİNE’YE 
Trabzon’a nüfus dökümlerini gönderen Avedis’e, aradan fazla zaman geçmeden sürpriz bir telefon geliyor. Ahizenin ucundaki ses “Annem Emine’yi araştırıyormuşsunuz” deyince Avedis’in şaşkınlığı bir kat daha artıyor. Trabzon’un tanınmış ailelerinden birinin üyesi olan Abdükadir Sümer’in nüfus dökümündeki Eleni’nin babaannesi Emine olduğunu söylemesi sır perdesini aralıyor. Avedis, hiç göremediği teyzesi Eleni’nin hikayesini, Sümer Ailesi’nden öğreniyor: Eleni, kendisini kaçıran Ali Kemal Sümer’le evleniyor. Bir süre sonra da Müslüman oluyor. Çok da dindar. 5 çocuğu oluyor ancak eşi genç yaşta hayatını kaybediyor. Ölmeden önce hep Pontusca sayıklıyor. “Zaten kızdığı zaman da Pontusca kızarmış” diyor Avedis.
Hikayenin bundan sonrasını daha da karıştığını söyleyen Avedis Kevork Hilkat, dedesi Lambo Usta’nın ilk eşinin de Yunanistan’da evlendiğini ve iki çocuğunun olduğunu anlatıyor: Çocukları yıllar sonra Trabzon’a gelip Eleni teyzemin izini buluyor. Ancak o, Yunanistan’dan gelen hiç kimseyle görüşmemiş. Kimseye gerekçesini söylememiş. Teyzemin bu yanı bir soru işareti olarak kalmış. Aslında annem de hayattayken Trabzon’a, babasının topraklarına gitti. Ama Eleni’yi ya da yeni ismiyle Emine’yi buldu mu bilmiyoruz. Bulduysa bize niye söylemedi? Bunun cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz…

HİKAYELERİ FİLM OLACAK
Avedis, birbirlerinden habersiz olarak yaşayan iki kız kardeşi mezarları arasında taşıdığı bir avuç toprakta buluşturdu. Bu hikaye yapımcıların dikkatini çekti. Sofiya ve Eleni’nin iç burkan hikayesi film olacak.

Yaşarken kavuşamadılar ama…
Eleni, yani sonraki adıyla Emine doğduğu topraklarda Maçka’da, varlığından haberi olmadığı kız kardeşi Sofiya ise İstanbul’da toprağa verilmiş. Yaşamları boyunca birbirlerine hiç kavuşamayan iki kız kardeş, Avedis’in mezarlar arasında taşıdığı bir avuç toprakta buluşuyor. Torunları ve çocuklar ise neredeyse bir asırdır süren ayrılığın acısını çıkartırcasına her sene Maçka’da biraya geliyor.

160 kişilik yeni ailem oldu
Aileyle temas kurduktan sonra Abdülkadir Sümer’in İstanbul’a geldiğini söyleyen Avedis, ailece görüşmeye başladıklarını anlatıyor. “Birden bire 160 kişilik yeni bir ailem” oldu diyen Avedis, “Sümer ailesi bizi bağrına bastı. Trabzon’a davet ettiler. Köklerimi bulmanın heyecanıyla gittim. Yeni aileme kavuşmanın heyecanını yaşarken bir yandan da hayal kırıklığı yaşadım. Oralardan giden Pontuslar’dan geriye hemen hiçbir şeyin kalmamış olması içimi burktu” diyor.

Meğer define avcısıymışım
Trabzon’a ilk gittiğinde yaşadığı heyecanı anlatıan Avedis, ilginç bir anısını da paylaşıyor. Gülerek başladığı hikayenin sonunda hüzünlenen Avedis, Trabzon’da gezmesi için Sümer ailesinin kendisine bir şoför verdiğini söyleyip devam ediyor: Vazelon Manastırı’na gittik. Bir ara şoför kolumdan tuttu, “Abi seni rüyamda gördüm. Buraya gelip gömüyü çıkartıyorsun. Ne olur yerini göster. Bana boğaz hakkı ver yeter” dedi. Adamcağız beni define avcısı sandı. “Böyle bir şey yok” dedimse de dinletemedim. “Eğer define peşinde bu tahribatı sürdürürsen yarın buraya kimse gelmez. Asıl define bu binaların kendisi” dedim. Ama soförü ikna etmem mümkün olmadı.

Kaynak: http://www.aksam.com.tr/guncel/mubadelenin-kayip-cocugu-mackali-eleni/haber-209368

Pontos’lu (Karadeniz-Samsun’lu) Rum kızı Belaiya’nın yakınlarını arıyoruz

”Büyükannemiz Belaiya’nın hikayesi

Büyükannemizin ismi Belaiya. (Aslında annemin babaannesi oluyor kendisi) Kendisi hakkındaki çok kısıtlı bilgiye direkt kendi ağzından torunu olan anneme (Münevver Yanar) aktarımlarından ulaşmaktayız. Lakaplarının Delipaltooğulları olduğunu söyleyen büyükannemizin bunu şiveden kaynaklı olarak değiştirdiği ihtimali olduğunu düşünüyoruz. Yani lakapları Delibaltaoğulları da olabilir. Ancak bu konuda kesin bir bilgimiz yok.

belaiya
Küçükken Ailesini kaybeden belaiya Ordu’nun akkuş ilçesinde bir aile tarafınden evlatlık alınıyor.

Mezar taşında doğum tarihi (net olarak bilinmese de) H.1330 (M.1912) şeklinde yazılmış. Ölüm tarihi ise 24 Nisan 1983. Üç çocuklu bir ailenin en küçük üyesi Belaiya. Babası Dimitri bir terzi iken, annesine dair (ismi dahil) çok bir malumatımız yok. Ancak büyükannemizin kendi annesine dair hikayesini aktarayım. Aile, Rumların Samsun’daki önemli yerleşim yerlerinden Kadıköy Mahallesi’nde ikamet etmekteymiş.

Belaiya 6-7 yaşlarında iken hamile olan annesi doğum yapıyor. Doğumun ardından kısa bir süre geçiyor ve mahalledeki Rumlara ait evlere askerlerce baskınlar düzenleniyor. Kendilerine  sıranın geleceğini düşünen lohusa dönemindeki anne ise alelacele olanları eşine haber vermek için şehir merkezindeki dükkanına gidiyor. Ve tahminimizce bu sıkıntılara dayanamayan Belaiya’nın annesi kısa süre sonra hastalanarak hayatını kaybediyor.

Aktarımlardan anladığımız kadarıyla Belaiya ve abilerine babaannesi olduğunu düşündüğümüz Sultana bakmaya başlıyor.

Artan baskınlar yüzünden erkeklerin dağa çıktığını süreçte Belaiya’nın babası Dimitri dağa çıkıyor ve akabinde Rusya’ya gidip Rus bir kadınla evlendiği belirtiliyor.

Samsun’a gelen askerler, Belaiya (7-8 yaşlarında) ve abilerini (isimlerinin Nicola ve Sofili olduğunu biliyoruz) alıp gidiyorlar. Belaiya, ayakkabısının birini kaybettiği için bir asker tarafından taşındığını dahi hatırlıyor.

 

Sürgün sırasında abileri Nicola ve Sofili Amasya İli Merzifon İlçesi’nde bir aile tarafından alınıyor. Çobanlık yapmak için alındıklarını düşünüyoruz.

Belaiya ise askerlerin mola verdiği bir Alevi köyü olan Ordu’nun Akkuş İlçesi Yolbaşı Köyü’nde kendilerini ağırlayan aile tarafından evlatlık alınıyor. Belaiya’nın üvey annesi askerlere Belaiya’yı evlatlık edinmek istediğini söylüyor. Askerler ise zaten sürgündeki herkesi öldüreceklerini isterse çocuğu alabileceğini söylüyor.

Belaiya bundan sonra Yolbaşı Köyü’nde yaşamaya başlıyor ve ismi Lütfiye olarak değiştiriliyor. Daha sonra Hasbi Demir ile evlenip; Akkuş İlçesi’nin Gökçebayır Köyü’ne geliyor ve 4 çocuğu oluyor.

Oğullarından Ali Demir (1941 doğumlu) 1970′lerin sonunda radyodan annesi Belaiya’nın anons edildiğini ve telefon numaraları verildiğini ancak duyuruyu kısa bir an dinledikleri için telefonu not edip geri arayamadıklarını söylüyor.

Yaklaşık 6-7 sene önce ise İzmir’den geldiklerini söyleyen iki ya da üç yaşlı kadın Tokat/Çamiçi’ne gelerek (Yolbaşı Köyü’ne yakın bir yerleşim) Delipaltooğullarından bir Rum kızını aradıklarını ve isminin Belaiya olduğunu söylemişler. Ancak sordukları kişiler  bu hikayeyi bilmediği için herhangi bir şey söyleyememişler.

Tüm bu hikayeden yola çıkarak belki büyükannemizin abilerinin çocuklarını ya da torunlarını bulabiliriz diye düşünüyoruz. 

B. Y.  16 Ağustos 2014”